Cuma, Kasım 30

*1 - Maestro


1 Mayıs 1481 – Gebze/Tekfur Çayırı
               
Sultan Mehmed dinlenmek için kamp kurdukları Tekfur Çayırı’nda rahatsızlanmıştı. Seferi durdurmak istemiyordu ancak doktorları bunun çok tehlikeli olacağını söylemişlerdi. Her gün düzenli olarak ilaçlarını alıyordu ve iğne vuruluyordu. Hatta bir ara kendine gelir gibi oldu. Herkes sevindi Sultan geri döndüğü için. Henüz 49 yaşındaydı ama tüm Avrupa’yı korkutacak fetihler elde etmişti. Mütevazı oluşu da halkın, askerin ve sarayın O’nu sevmesini sağlamıştı. Yanına gelen giden çok oluyordu, vezirler, doktorlar sürekli bilgi alıyordu. Hasta halinde bile ülkesini düşünüyordu. Ancak 2 Mayıs gecesinde tamamen baygın haldeydi. Koca padişahın hastalığa yenik düştüğünü görmek herkesi üzüyordu. 3 Mayıs günü kendine geldiği vakitlerden birinde yanına sadece doktoru Yakup Paşa’nın gelmesini söyledi. Başka kimse giremiyordu. Yakup Paşa durumu anlamıştı. Artık Sultan ölmek üzereydi.

-              Görevini tamamladın Paşa! Benden sonrakilere sadık kal.

11 Ağustos 1480 – Otranto
               
Komutan Gedik Ahmet Paşa sonunda Otranto’yu aldıkları için seviniyor, Allah’a şükrediyor ve sabırsızlanıyordu. Yaklaşık iki hafta sürmüştü kuşatma ve artık düşünmek için güzel bir zamandı. Sultan Mehmed orayı üs olarak kullanacağını söylemişti. Daha sonraki planlarını açıklamamıştı ama Gedik Ahmet Paşa İstanbul’dan sonra Roma’yı da fethedeceklerini hissediyordu. Papa IV. Sixtus bile Fransa’ya kaçmayı düşünmüştü. Sultan Mehmed ve ordusundan korkuyorlardı. 300 bin kişilik ordu hazırlandığının söylentisi bile tüm İtalya’da korkuya sebep olmuştu. Yavaş yavaş Türkler yerleşiyordu Otranto ve çevresine, kısa bir sürede donanmanın çoğu çekilse de halk korkudan bölgeyi terk etmişti. Gedik Ahmet Paşa gördüklerini, içindekileri ve olanları Sultan’a aktardı. 48 yaşındaki Sultan elini kalbine götürdü, hafif bir gülümseme yayıldı yüzüne:

-              Elhamdülillah..

1468 – Roma/Vatikan
               
İstanbul’un fethinden sonra Osmanlı’nın başındaki genç Mehmed’in fetihleri devam ediyordu. Bu Vatikan’da giderek büyüyen bir sorun haline geliyordu. Defalarca suikast düzenlemelerine rağmen başarılı olamamışlardı. Papa II. Paul ve Venedikliler buna bir çare arıyorlardı. Kesin bir çözüm istiyorlardı. Herkes ortaya bir fikir atarken Venediklilerden biri biraz da çekinerek:

-              Efendim biri var, Floransa’ya gelmiş. Tıp incelemeleri yapıyor. Kendisi Osmanlı’dan diye biliyorum.

Papa II. Paul ne işe yarar bir Osmanlı diye düşünüyor ve yüz ifadesinden cevap aradığı anlaşılıyordu.

-              Efendim kendisi eski Yahudilerden, belki Mehmed’e böyle yaklaşabiliriz. Doktor büyük ihtimalle kendisi. Floransalı bir arkadaşım var Lando Delgi Albizzi belki onunla irtibat kurabilir.

Albizzi hemen dediği kişiyi buldu, daha önceden tanıyordu zaten. Gaeta’lı Maestro Jacopo idi görüşeceği kişi. Teklifini sundu. Yahudi olduğunu hatırlattı, Mehmed’in tüm dünyayı tek din altında toplamak istediğini anlattı, onu ikna etmeye çalıştı. Para teklif etti, yeterince çok para.

-              Jacopo, kendine dön artık. Daha ne kadar rol yapacaksın. Tüm dünya onların eline geçene kadar mı? Onların kölesi olana kadar mı? Bir bir fethediyorlar her yeri.

Jacopo ayağa kalktı ve yavaş yavaş yürüyerek oradan ayrılmaya başladı. Biraz sonra durdu ve arkasını döndü. Albizzi’yi sevinç sardı, herhalde kabul edecek diye düşündü.

-              Benim adım Yakup Paşa!

1479 – İstanbul

Yıllar geçmesine rağmen Yakup Paşa 11 sene önce görüştüğü Albizzi’yi ve tekliflerini unutamıyordu. Anlattıkları doğru muydu değil miydi çözemiyordu. Sürekli çelişkiye düşüyordu kendi düşünceleriyle. Sultan Mehmed’in Otranto’yu fethetmek istediğini duymuştu. Gerçekten tüm dünyayı almak mı istiyordu. Müslüman oldum demişti ama 11 senedir buna karar veremiyordu. Ataları ne için uğraşmışlardı. Şimdi kendisi ne yapıyordu. Hangisi doğruydu? Bütün bu sorulara yanıt ararken, Floransa konsolosluğundan davet almıştı. Ziyaretçisi olduğunu söylediler. Tekrar Albizzi’yi görünce şok oldu. Albizzi ona doğru yaklaştı.

-              Evet kardeşim, ne diyorsun teklifimize?

Yakup Paşa’nın aklı şimdi daha da karışıktı. Albizzi’nin Papa II. Paul’un emriyle kendisiyle konuştuğunu biliyordu. Papa değişmişti ve Papa IV. Sixtus da 11 sene sonra aynı görev için yine Albizzi’yi göndermişti. Bu iş bu kadar önemli miydi?

1481 – İstanbul/Gebze
               
Sultan Mehmed hazırlanan orduya baktı, yaklaşık 500 bin kişilik bir orduydu bu ama kimse seferin nereye olduğunu bilmiyordu. 49 yaşındaki dev padişah Sultan Mehmed ordusuna döndü, çıt çıkmıyordu.

-              Kardeşlerim, bilirim ki hepiniz seferin nereye olduğunu merak edersiniz. Ancak seferin öneminden dolayıdır ki benim dışımda kimse bilmemektedir. Yine bilirim ki gideceğimiz istikametten hepiniz ihtimalleri düşüneceksiniz. Sizler İstanbul’da olduğu gibi yine tarih yazmaya gidiyorsunuz. Allah şahiddir ki bu seferi de diğerleri gibi O’nun uğruna yapıyoruz. Allah yardımcımız olsun kardeşlerim!

Daha sonra orduya biraz daha güç ve kuvvet verici sözler söyledi. Amaçlarının dünya malı değil Allah’ın adını yaymak olduğunu anlatıyordu. Sözlerini bitirdi, içinden söylediği şeyleri haykırmak istiyordu.

-              Ya Roma beni alır! Ya da ben Roma’yı!

1 Mayıs 1481 – Gebze/Tekfur Çayırı
               
Sultan Mehmed dinlenmek için kamp kurdukları Tekfur Çayırı’nda rahatsızlanmıştı. Seferi durdurmak istemiyordu ancak doktorları bunun çok tehlikeli olacağını söylemişlerdi. Her gün düzenli olarak ilaçlarını alıyordu ve iğne vuruluyordu. Hatta bir ara kendine gelir gibi oldu. Herkes sevindi Sultan geri döndüğü için. Henüz 49 yaşındaydı ama tüm Avrupa’yı korkutacak fetihler elde etmişti. Mütevazı oluşu da halkın, askerin ve sarayın O’nu sevmesini sağlamıştı. Yanına gelen giden çok oluyordu, vezirler, doktorlar sürekli bilgi alıyordu. Hasta halinde bile ülkesini düşünüyordu. Ancak 2 Mayıs gecesinde tamamen baygın haldeydi. Koca padişahın hastalığa yenik düştüğünü görmek herkesi üzüyordu. 3 Mayıs günü kendine geldiği vakitlerden birinde yanına sadece doktoru Yakup Paşa’nın gelmesini söyledi. Başka kimse giremiyordu. Yakup Paşa durumu anlamıştı.

-              Görevini tamamladın Paşa! Benden sonrakilere sadık kal. Birazdan öleceğimi biliyorum. Beni öldürdüğünü de biliyorum. Dışarıda daha zararlı olacağını bildiğim için seni hep yanımda tuttum. Unutma Jacopo! Bu savaş hiç bitmeyecek, yeni Mehmedler elbet gelecektir!

Sultan Mehmed, İstanbul Fatihi, Allah’a inancını dile getirdi, eli kalbindeydi. Jacopo kulağına eğildi ve şunları söyledi:

“Küçük akıllar insanları, orta akıllar olayları, büyük akıllar ise düşünceleri tartışır. Huzur içinde yat.”

Perşembe, Kasım 22

*40 - Requiescat in Pace, Father *41 - Yohan Lorm(Final)


*40 - Requiescat in Pace, Father

21 Şubat 2010 * Palma de Mallorca

         "Üstat, dört seneyi geçti ama hala hiçbir şey söylemedin bize. Yoğun bir döneme, savaşa hazır olmamızı istemiştin. Ama hiçbir şey olmadı. Bu beni endişelendiriyor Üstat. Tabi sadece beni de değil herkes endişeleniyor. Eskiden çok fazla iş yapardık. Şimdi ise sadece eğitim yapıyoruz ve yayılıyoruz. Bu sence de garip değil mi? Eskiden bu kadar kolay değildi hiçbir şey."

         "Haklısın Emre artık her şey çok daha kolay. Ve hiçbir şey sebepsiz olmadığı gibi bu da sebepsiz değil. Şimdi sana nedenini anlatacağım. Bu işi bitirmemde arkadaşın Barış'ın çok yardımı oldu. O'na ve ekibine çok şey borçluyuz. Yakında sizi bırakmak zorundayım Emre bu yüzden eğer onların bir isteği olursa yardım etmekten geri durmayın."

         "Hayırdır Üstat, neden gidiyorsun? Nereye gidiyorsun?"

         "Biliyorum Emre, onlar beni arıyorlar. İrreligioso dışında bir ekip var. Daha doğrusu onlara ne diyeceğimi bilemiyorum fakat kitabın peşindeler. Fakat o kitabı doğru kişi haricinde kimseye veremem."

         "Doğru kişi kim Üstat?"

         "Keşke bilebilseydim Emre. Fakat belki de sizlerden biridir. Gerçeğin ve iyinin peşinden koşun her zaman. Ben yakında ayrılacağım sizden ve o gün size bir miras bırakacağım. Ve bunları sana söylüyorum çünkü aralarında en aklı başında sensin Emre. Bunlar ikimiz arasında kalacak.  Ta ki ben gidene kadar. Fakat nereye gideceğimi söyleyemem."

         "Peki bu dört yılda ne değişti Üstat."

         "Sana tüm dört yılı değil ama nasıl bittiğini anlatayım Emre. Artık irreligioso'nun başında ben varım. Fakat onlar bunu bilmiyorlar. Yakında sizinle son bir göreve çıkacağız. Ondan sonra her şey bitecek Emre. Başka bir yere taşınacaksınız. Ben de o sırada sizden ayrılacağım. Sakın kimseye bir şey belli etme. Arkamdan da kimse gelmesin. Bunu sağlamanı istiyorum Emre. Bu benim için çok önemli."

         Aslında benim için değil Dorotea için önemliydi. Çünkü bugün ondan mesajımı almıştım. Artık bu yaşama son veriyordum. Sadece birkaç ay en fazla bir yıl. Daha fazla uzamasını istemiyordum.

         16 Ağustos 2008 * Madrid

         Casca defalarca denemesine rağmen bizden birilerini öldüremediği gibi yeni yerlerimizi de tespit edememişti. Fakat biz onu bulmuştuk. Yine Barış ile beraber çalışıyordum. Casca burada şehirden uzakta bir eve merkez kurmuştu, daha doğrusu bir malikane. O da Münih'ten taşınması gerektiğini biliyordu. İçeride yaklaşık yirmi kişi olduğunu söylemişti Barış. Casca'nın kaçmaması için çok fazla kişi gelmiştik ve her çıkış noktasına iki kişi yerleştirmiştik ve dışarıda belli noktalarda keskin nişancılar vardı. Casca bu sefer kurtulamayacaktı.

         Önce beş kişilik bir ekip girişteki korumaları sessizce indirdiler. Her yerde kamera olduğunu biliyorduk ama bu pek de önemli değildi. Görmeleri daha iyiydi hatta. Telefonlarını da çalışmaz hale getirmiştik. Çaresizce içeriden bizi izleyecekti Casca ya da kaçmayı deneyecekti. Korumaları atlatıp eve doğru yürürken kapının önüne yavaş yavaş bir set çekildiğini görüyorduk. İçerideki tüm korumalar kapının önüne dizilmiş yaklaşmamızı bekliyorlardı.

         Bir kısmımız yerde sürünerek ilerliyorduk. Karanlıkta bizi göremiyorlardı. İyice yaklaştığımızda keskin nişancılara ateş açmasını söyledim. Altı yedisini yere düşürdüler ve o sırada korumalarda panik oluştu. Etraflarına bakıyorlar ve nereden ateş edildiğini bulmaya çalışıyorlardı. İşte tam zamanıydı. Biz de yerden kalkıp hızlı bir şekilde gizli bıçaklarımızı saplamıştık. Artık içeri girme vaktiydi. Son bir kez daha uyarmıştım herkesi Casca'yı kaçırmamak için. Fakat Casca'nın da kaçmaya niyetinin olmadığını gördüm. İçeri girdiğimizde hemen karşıdaki odada oturmuş bekliyordu. Kimseye ateş etmemesini söyledim. Ben de Casca'nın karşısına oturdum.

         "Sonun geldi artık Casca, böyle olacağını hepimiz biliyorduk. Yine de bugüne kadar karşınıza kimse çıkmadığı için sizleri suçlayamam. Güce sahip oldukça daha fazlasını istediniz ama artık bitti. Diyeceğin bir şey varsa de, yapacağın bir şey varsa yap. Çünkü seni.."

“Öğrendiğin her şey yanlış Yohan, gördüklerin yanılsama, hatta sevdiklerin bile. Bu oyunun içinde kayboluyorsun, kaybediyorsun fakat farkında değilsin. Her şeyin senin açından iyi gittiğini sanıyorsun. Yorulduğunun ve göremediğinin farkında değilsin. Gerçeğin ne olduğunu bilmek ister misin?”

Casca son anlarında ne yapmaya çalışıyordu, beni vazgeçirebileceğini mi düşünüyordu acaba. Gerçi yalan söylüyor gibi durmuyordu, kendinden emin gözüküyordu.

“Eğer beni öldürmezsen sana tüm gerçeği anlatmanın yanında tüm bu düzeni kontrol etme yetkisini de bırakırım. Ancak sen eski haline getirebilirsin bu düzeni. Bunu sen de biliyorsun.”

Zor karar anlarından biriydi. Öldürünce bu iş bitecek miydi? Yoksa düzenin başına geçersem mi biterdi? Ben de o güce kaptırır mıydım kendimi acaba? Birçok cevapsız soru. Casca tekrar konuşmaya başladı.

         “Bazen aydınlık gizler insanı, fark edemezsin hiçbir şeyi. Ben senin babanım Yohan. İzin ver de artık her şeyi açıklayayım!”

         Fakat buraya gelene kadar birçok şey olmuştu. Hayatımda yaşadığım ilginç olaylar beni buraya kadar sürüklemişti. Ve her geçen gün bir şeyleri açığa kavuşturmak veya bitirmek yerine yeni sorular ve başlangıçlar oluyordu. Yaşadığım hayatın efsane olduğunu veya benim bir kahraman olduğumu düşünenler var. Oysa tek yaşadığım boşluk. Onca uğraş, onca çaba, ölü insanlar, gereksiz bir savaş. Buna son veremiyorsun. Çünkü bu düzen gerekli, birilerinin bu düzeni sağlaması gerekiyor. Yoksa dünyada gerçek bir kaos olurdu. Din, dil, ırk, para, siyaset, devlet.. bunların hepsi insanların ihtiyacı veya doğuştan sahip olduğu şeyler. Fakat hepsinin insanlar üzerinde etkisi var. Bu savaşı bu düzeni insanlar farkında olmadan istiyorlar ve kabulleniyorlar. Herkesin farklı bir isteği ve farklı bir görüşü var. Bunu fark eden insanlarsa bu düzeni kuranlar. Ve bu düzen insanlar var olduğu sürece var olacak. Bunu engellemeye kalkınca anlıyorsun. Tüm insanlığı yok etmen gerektiğini.

         "Tamam açıkla bakalım ne açıklıyorsan. Fakat önce yetkimi alayım."

         Yetkiyi almıştım ve açıklamaya başlamıştı.

         "Ben de aslında sizler gibiyim. Yani annen, amcan ve diğerleri. Kutsal Roma soyundan yani. Ve annen ile evlendiğimizde bunu ikimiz de biliyorduk. İkimizin de gizli yanı vardı. Fakat aynı olması sorun olmuyordu. Ta ki Harm o kitabı ortaya çıkarana kadar. Henüz 4-5 yaşlarındaydın fakat kitabı anlayabiliyordun. Okumanı geçtim doğru düzgün konuşamazken bile orada yazan şeyleri aktarman senin farklı olduğunu gösteriyordu. Ve o zaman seni eğitmemiz gerektiğini düşündük fakat bunu biz yapamazdık çünkü çok zayıflamıştık ya da birbirimizden haberimiz yoktu. Anlayacağın düzenimiz tamamen dağılmıştı. Ve seni dünyadan tamamen sildik ne kimlik ne annen ne baban hiçbir şeyin yoktu. Bir kazada ölen kişiler arasındaydın. Ve ben de onların arasına katılmıştım seni korumak için. Bunca yıl bir yandan seni koruyor ve gelişmeni izliyordum. Bugünün gelmesini bekliyordum. Ben de onların içinde ilerledim fakat bunu yapmam için mecburen sana karşı gelmem gerekiyordu. Bu yüzden beni affetmeni istiyorum. Tüm bunların bitmesi için bunları yapmam gerekiyordu ve seni korumak için tabi ki. Halbuki defalarca seni yakalayabilirlerdi. Her seferinde engel oldum. Lütfen bana inan Yohan, ben senin babanım! Bunun böyle bitmesi gerekmiyor."

         "Sana inanıyorum Casca fakat senin inancın değişmiş anlayışın değişmiş amacın değişmiş. Gücün karşısında ezilmişsin ve yenik düşmüşsün."

         "Yapma Yohan öldürmene gerek yok beni! Zaten artık hiçbir şey yapamam. Tüm bu düzeni bitirdin. Sen ile ben baba ve oğuluz Yohan aynı kanı taşıyoruz."

         "Fakat aynı kişi değiliz baba!"

         Ve kalbine bıçağımı sapladım.

         "Veniam peto, father. Beneficium accipere libertatem est vendere, hominem te memento. Requiescat in pace father."

*41 - Yohan Lorm(Final)

         21 Şubat 2010 * Palma de Mallorca

         "İşte böyle Emre. Fakat daha sonra ben bu kitabı parçalara ayırdım yani sayfa sayfa ayırdım ve her sayfasını gittiğim yerlerde sakladım. Günün birinde birileri bulsa bile en azından bir parçasını bulmuş olur.   "

         "Peki Üstat aramızdaki hain kimdi?"

         "Onun daha zamanı var Emre. Ama az kaldı öğreneceksiniz."

         "Üstat gerçekten ne diyeceğimi bilemiyorum. Neden gizledin ki bu kadar şeyi bizden. Yardım edebilirdik sana."

         "Biliyorum fakat sizi bunun içine çekmek istemedim. Benim yüzümden başınıza gelebilecek şeyler pişmanlığım olurdu."

         19 Mayıs 2010  * Budapeşte

         Casca öldüğünden beri kontrol benim elimdeydi. Onlara kendimi Aquilus olarak tanıtmıştım. Ve oradaki kişilerin son etkili kişiler olduğunu bildiğim halde görevler veriyor sürekli topluyor ve irreligioso'nun büyüklüğünden bahsediyordum. Hiçbir şeyden habersiz denilenleri yapıyorlardı. Son bir mekan daha kalmıştı yarın oradakileri de halledecektik. Fakat karşıma diğer ekipten biri çıkmıştı: Kevin.

         O irreligiosolu değildi. O da diğerlerindendi. Kitabı yazdıklarını söyleyen bir grup vardı. Moskova'da kitabın bir sayfasını saklarken aniden belirmişlerdi. Orada mı yaşıyorlardı yoksa takip mi etmişlerdi bilemiyorum ama kitabı almak istediler ve beni arayacaklarını söyleyip  aniden kayboldular. Kevin da seni bulacaklarını biliyorsun diyerek onları kast etmişti. Çünkü irreligioso diye bir şey kalmadığını biliyordu.

         11 Temmuz 2010 * Budapeşte'den Prag'a

         Prag'a az kalmıştı ve son kez dinleniyorduk. Emre'yi uykusundan uyandırdım.

         "Emre ben artık ayrılıyorum sana bahsettiğim gibi. Bunu da çantana koyuyorum. Bu günlük size vedam olsun. Lütfen Mallorca'da konuştuklarımızı unutma. Her zaman birbirinize sadık kalın Emre."

         26 Eylül 2010 * Budapeşte

         Burada bitmişti günlük ve en arkada da bir harita vardı. Fakat günlük bittiği gibi Matyas Emre'nin yanına gitti.

         "Buraya geldiğinizde beni sen durdurdun Emre. Onu bulabilirdim en azından bir veda edebilirdim! Neden bunu yaptın? Neden? Her şeyi biliyordun ve hepimizin meraklı soruları arasında bize oyun oynadın! Senden nefret ediyorum!"

         Bağrışmaları duyan Hywl, Joseph ve Andrew de onların yanına geldi. Odanın dışında da öğrencilerin meraklı bakışları vardı.

         "O kitapta ne yazdığını bile bilmiyorum Matyas. Ama sanırım Üstat ikimizin arasında geçen konuşmaları yazmış. Eğer öyleyse neden size bir şey anlatmadığımı anlamanız lazım. Üstat bunu istedi özellikle. Gitmesi gerekiyormuş ve gitti. Ben Üstat'ı sorgulamam, kendisi için iyi olan şeyi yaptığını düşünüyordu ve ben de onu destekledim her zaman yaptığım gibi. Onun peşinden gitmemiz onu sıkıntıya sokacaktı. Hem de artık kendi gerçeğimizi aramamızı istiyordu. Dünyayı kirli oyunlardan kurtardı ve kendi amacına ulaştı. Fakat iki gün sonra yine aynı kişiler çıkacak ve tekrar bu savaş başlayacak. Asıl nokta şu ki siz neye inanıyorsunuz, amacınız ne? Üstat her zaman bunu istedi bizden, ne onu korumamızı ne onun peşinden gitmemizi ne de onun dediklerini yapmamızı. Şimdi Matyas eğer hala benden nefret edeceksen beni çekmek zorunda değilsin. Ayrılırım bu düzenden olur biter."

         "Tamam tamam sakin olun. Emre haklı Matyas. Tamam hepimiz isterdik Emre'nin bize bunları açıklamasını ama Üstat ondan bir şey istemiş. Hangimiz olsa aynısını yapardık."

         Andrew'ni söylediklerinden sonra biraz daha sakinleşti Matyas. Emre'den özür diledi ama onun peşinden gideceğini de ekledi.

         3 Ağustos 2037 * Arrecife

         Matyas kapıyı çaldı ve her sefer olduğu gibi bu sefer de onu bulmuş olma umuduyla bekliyordu. Fakat bu sefer daha farklıydı sanki emin gibiydi. Bu evi bu yeri daha önce görmüştü, rüyasındaydı sanki ama emin değildi. Artık yorulduğunu da hissediyordu neredeyse 30 yıldır arıyordu ama hala bulamamıştı. 47 yaşına gelmişti ve ömrünün çoğunu yollarda harcamıştı. Bunları düşünürken kapı açıldı ve ufak bir kız açtı kapıyı. Tahminen 5-6 yaşlarındaydı. Matyas galiba bu sefer de yanlış diye düşündü ama yine de sordu. Fakat küçük kız anlamadığı için dedesine bağırarak tekrarladı.

         "Dede, kapıda bir amca var Yohan diye birini arıyormuş."

         Matyas içinden o kadar yaşlı görünüyorum demek ki dedi. Küçük kızın dedesi kalkıp geldi içeriden fakat telaşlıydı. "Burada Yohan diye biri yok" diye bağıra bağıra geliyordu. Tam kapıyı kapatacaktı ki aniden Matyas'ın elindeki günlüğünü ve kitabı gördü.

         "Matyas? Gerçekten sen misin?"

         "Üstat! Sonunda buldum seni."

         Birbirlerine sarıldılar ve Matyas O'na her şeyi anlattı. Nerelere gittiğini, kitabı birleştirdiğini ve sonunda O'nu bulduğunu.

         "Ama en ilginci ne biliyor musun Üstat? Ne kadar şaşkınsam artık seni aramak için polislere gittim. Fakat böyle birinin olmadığını söylediler. Yohan Lorm diyorum herkes bana garip garip bakıyor o bir çizgi roman karakteri diyorlar. O zaman Jose Adrian diyorum öyle biri yok diyorlar. Hiçbir yerde kaydın yok Üstat hatta sanırsam hiçbirimizin yok. Bu dünyada hiç yaşamadık aslında Üstat. Daha sonra o haritadaki noktaları fark ettim ve her birinde o sayfaları buldum. Yani kitabı buluyordum. Ve hepsini tamamladığımda bu evi gördüm. Nasıl oldu bilmiyorum ama burayı gördüm."

         "Söyledikleri kişi sensin Matyas. Bu kitabın sahibi sensin. Doğru kişi sensin Matyas. Bu kitabı iyi kullan. Benim sana verebileceğim her şey o günlükteydi zaten. Ve benim de yakında gideceğimi söylüyorlar. Ama nasıl bilmiyorum Matyas."

         O sırada Dorotea geldi içeri.

         "Hoş geldiniz. Misafirimiz olduğunu bilmiyordum Teddeo."

         "Çok eskiden bir dost Dorotea. Uzun bir yol çekmiş beni bulabilmek için."

         Dorotea Yohan'ın o günleri özlediğini biliyordu. Fakat böyle çok daha mutluydu Yohan. Zamanını tamamen sevdiklerine ayırıyor ve kaybetme korkusu olmadan yaşıyordu.

         Matyas ise birkaç gün daha kaldıktan sonra oradan ayrılmaya karar verdi. Aradığı şeyi bulmuştu ve artık yoluna devam edebilirdi. Matyas gezgin olmayı seçmişti. Gemiye kadar beraber gittiler, birbirlerine sarıldılar ve ikisi de ağlıyordu. Bu hem mutluluk hem üzüntü dolu bir ağlamaydı. Yaşadıkları hayatlar onları yormuştu ama sonunda başarılı olmuşlardı ya da öyle sanıyorlardı. Fakat ellerine ne geçtiğini bilmiyorlardı. Sadece inandıkları şeyin peşinden koşmuşlardı. Matyas gemiden Yohan'a bakıyordu. Gemi hareket etmeye başlamıştı ki Yohan'ın arkasından yaklaşan birini gördü. Son ses bağırıyordu ancak Yohan duymamıştı.

         Yere yığıldığında ise ne kan çıkmıştı ne de bir belirti, Yohan Matyas'ı görüyordu sonra etrafında bir kalabalık oluştu. Sonra her şey kararmaya başladı. Öldürdüğü onca insan geliyordu gözlerinin önüne. Matyas ise onların öldürdüğünü anlamıştı. Matyas sayesinde gelmişlerdi buraya.

         "Özür dilerim Üstat! Affet beni! Peşinden gelmemeliydim, sen haklıydın, Emre haklıydı! Keşke bunların hiçbirini bilmeseydim! Affet beni Üstat!"

         Yohan bunları duymuştu. Fakat bu sefer geri dönüş yoktu. Son bir isteği vardı ve o da gerçekleşmişti. Çocukları Dorotea ile Yohan'ı Paris'e gömmüşlerdi. Mezarlarında Yohan'ın babasına söylediği sözler yazıyordu.

         "Beneficium accipere libertatem est vendere, hominem te memento. Requiescat in pace."

Salı, Kasım 13

*39 - Mavi ve Gri

3 Aralık 2005 * Milano

         Paolo üstündeki şoku yavaş yavaş atlatıyordu. Milano'daki merkez saldırıya uğramıştı ve sadece Paolo kalmıştı. Her yeri de dağıtmışlardı. Sanırım hem gözdağı verdiler hem de bir ihtimal de olsa kitaba baktılar. Ama yanılmıştım Casca blöf yapmıyormuş. Sanırım Matyas'ı vermedikçe de bu böyle olacak.

         "Kaç kişi vardı burada Paolo biliyor musun?"

         Kendini zorlayarak konuşuyordu, kelimeler ağzından olabildiğince sessiz ve sakin çıkıyordu.

         "Evet Üstat, 24 kişi vardı. Nasıl oldu bilemiyorum onlardan kimse yok burada. Ya kendi ölülerini topladılar ya da gerçekten çok sağlam bir ekiple geldiler. Ne yapacağız Üstat? Her şey bitti, herkes gitti burada.."

         Haklıydı burada her şey bitmişti. Paolo'ya da Prag'a gitmesini söyledim. En azından orada güvende olurdu. Biraz olsun uzaklaşırdı bunlardan.

         Casca ile görüşeceğim ama onun beklediği yolla değil. Savaşı tekrar başlatmayacağım.

***

10 Aralık 2005 * Münih

         "Sonunda geldin Yohan! Hediye mi beğendin mi? Senin için özel hazırladım, çok fazla kişi uğraştı o hediye için. E sen de geldiğine göre sanırım bir hediye getirdin."

         "İstediğin şeyi alamayacaksın Casca. Seni uyarmak için geldim buraya. Gücümün farkında değilsin ve bilemeden saldırıyorsun. Eğer bir kez daha olursa hem kitabı unut hem de bu sefer ki gibi sakin olmamı!"

         "Senden zor bir şey istemiyorum Yohan. Sadece Matyas'ı bana getirmeni istiyorum. Matyas'ı ver ve huzura kavuş."

         "Anlamıyorsun Casca o kitap hiç kimsenin elinde olmamalı. Aslında sana orada yazılanları söyleyerek insanlığa karşı suç işliyorum. Daha doğrusu haksızlık yapıyorum. O yüzden kitap artık yok. Ama bunun bir önemli olduğunu düşünmüyorum Matyas'ı istediğine göre sende de bu kitaptan vardır. Merak etme hepsini alacağım bir gün senden."

         "İrreligioso'nun hala tek güç olduğunun farkında değilsin heralde Yohan. O çocuğu bana getireceksin yoksa daha da büyür bu savaş."

         "Madem geri atmıyorsun Casca, sonuçlarına katlanacaksın!"

         Barış uzun sürmemişti ama savaşa uzun süre dayanacak güçleri yoktu. Biz ise suikastçılarla birlik olarak çok ama çok uzun süre dayanabiliriz. Ancak bu sefer dipten başlamayacağım. En tepeden Münih'ten süpüreceğim onları. Şimdi eve dönme ve hazırlık vakti.

15 Aralık 2005 * Budapeşte

         "Yoğun bir döneme hazır olun hepiniz. Öğrencilere hiçbir şey fark ettirmeyin. Her şey normal seyrinde devam etsin. Ben bir şey olacak olursa size haber veririm. Ama dediğim gibi kendinizi savaşa hazır tutun."

         "Neyle savaşacağımızı söylemeyecek misin Üstat?"

         Hywl merakla sormuştu ama söylemeyecektim çünkü onlara bile gerek kalmayabilirdi.

         "Hayır, şimdilik buna gerek yok fakat hepinize bir görev vereceğim. Sizden şu an sahip olduğumuz tüm merkezlerin yerlerini değiştirmenizi istiyorum burası ve Prag hariç. Bunları çok hızlı bir şekilde yapmalısınız. Süre vermiyorum ama bir günde yapabiliyorsanız bir günde yapın. Ne kadar hızlı olursanız o kadar iyi."

         Aralarında bölgeleri paylaştırdım ve hepsi hazırlanıp çıkmak için dağıldılar. Ona hiç beklemediği şeyler yaşatmak istiyordum sonra aklıma geldi ya o da bana aynı şekilde yaklaşıyorsa?

***

21 Şubat 2006 * Palma de Mallorca

         "Niye buradayız ki Üstat? Yeni bir yer mi açacağız yoksa?"

         Yine aynı soru fakat kişi farklıydı. Bu sefer Hywl ile gelmiştim.

         "Hayır Hywl sadece tatil. Ara sıra dinlenmek lazım. Sence de güzel bir yer değil mi burası? Huzur dolu."

         Biraz sessizlikten sonra Hywl cesaretini toplayabildi ve konuşmaya başladı.

         "Üstat yanlış anlama ama o kadar iş yapıyoruz, çabalıyoruz ancak bir sonuç göremiyoruz. Neyle savaşıyoruz? Ya da savaşıyor muyuz? Biz ne yapıyoruz Üstat?"

         "Yaşıyoruz Hywl, en iyisi ve en doğrusu olduğuna inandığımız şekilde yaşıyoruz. Belki savaştığımız kişilerle aynı amacı hedefliyoruz ama yollarımız farklı olduğu için çatışıyoruz. Hayatımıza anlam katacak şeyler için uğraşıyoruz. Bilgi edinmek, iş yapmak, aşık olmak, savaşmak, eleştirmek, inanmak.. Tüm bunlarla yaşadığımızı hissediyoruz. Kimisi hepsini yapıyor kimisine bir kısmı yetiyor. Önemli olan inanç ve güven. Bana güveniyor musun Hywl? Size açıklamadığım ya da anlatmadığım şeyleri sizden gizlemek için olmadığına inanıyor musun? Sizi her şeyin içine çekemem Hywl. En azından benim yüzümden olmaz, ben varken olmaz. Kendiniz karşılaşır da peşinden gitmeyi seçerseniz o zaman karışamam."

         "Neyle karşılaşırsak Üstat?"

         "Bunun için zaman var Hywl ama ne kadar bilemiyorum."

         "Gerçekten çoğu zaman seni anlamakta zorluk çekiyoruz Üstat. Bazen.."


         "Biliyorum, biliyorum delirmiş olabileceğimi düşünüyorsunuz."

         Biliyorum, belki de gerçekten uzaklaşıyorum. Fakat gerçeği kim bilebilir ki? Benim gördüğüm şeyi bir başkası aynı şekilde görmüyor. Hywl gökyüzüne bakıp mavi görür ben bakarım gri görürüm. Peki hangisi gerçektir? Veya mavi ile gri nedir? Gerçeği hiçbir zaman bilemeyiz ancak tahmin ederiz, algılarız ve hissederiz. Tıpkı benim Dorotea'yı hissettiğim gibi. Bugün de bir haber yok ama biliyorum bir gün gelecek. İşte benim gerçeğim bu.