Cuma, Kasım 30

*1 - Maestro


1 Mayıs 1481 – Gebze/Tekfur Çayırı
               
Sultan Mehmed dinlenmek için kamp kurdukları Tekfur Çayırı’nda rahatsızlanmıştı. Seferi durdurmak istemiyordu ancak doktorları bunun çok tehlikeli olacağını söylemişlerdi. Her gün düzenli olarak ilaçlarını alıyordu ve iğne vuruluyordu. Hatta bir ara kendine gelir gibi oldu. Herkes sevindi Sultan geri döndüğü için. Henüz 49 yaşındaydı ama tüm Avrupa’yı korkutacak fetihler elde etmişti. Mütevazı oluşu da halkın, askerin ve sarayın O’nu sevmesini sağlamıştı. Yanına gelen giden çok oluyordu, vezirler, doktorlar sürekli bilgi alıyordu. Hasta halinde bile ülkesini düşünüyordu. Ancak 2 Mayıs gecesinde tamamen baygın haldeydi. Koca padişahın hastalığa yenik düştüğünü görmek herkesi üzüyordu. 3 Mayıs günü kendine geldiği vakitlerden birinde yanına sadece doktoru Yakup Paşa’nın gelmesini söyledi. Başka kimse giremiyordu. Yakup Paşa durumu anlamıştı. Artık Sultan ölmek üzereydi.

-              Görevini tamamladın Paşa! Benden sonrakilere sadık kal.

11 Ağustos 1480 – Otranto
               
Komutan Gedik Ahmet Paşa sonunda Otranto’yu aldıkları için seviniyor, Allah’a şükrediyor ve sabırsızlanıyordu. Yaklaşık iki hafta sürmüştü kuşatma ve artık düşünmek için güzel bir zamandı. Sultan Mehmed orayı üs olarak kullanacağını söylemişti. Daha sonraki planlarını açıklamamıştı ama Gedik Ahmet Paşa İstanbul’dan sonra Roma’yı da fethedeceklerini hissediyordu. Papa IV. Sixtus bile Fransa’ya kaçmayı düşünmüştü. Sultan Mehmed ve ordusundan korkuyorlardı. 300 bin kişilik ordu hazırlandığının söylentisi bile tüm İtalya’da korkuya sebep olmuştu. Yavaş yavaş Türkler yerleşiyordu Otranto ve çevresine, kısa bir sürede donanmanın çoğu çekilse de halk korkudan bölgeyi terk etmişti. Gedik Ahmet Paşa gördüklerini, içindekileri ve olanları Sultan’a aktardı. 48 yaşındaki Sultan elini kalbine götürdü, hafif bir gülümseme yayıldı yüzüne:

-              Elhamdülillah..

1468 – Roma/Vatikan
               
İstanbul’un fethinden sonra Osmanlı’nın başındaki genç Mehmed’in fetihleri devam ediyordu. Bu Vatikan’da giderek büyüyen bir sorun haline geliyordu. Defalarca suikast düzenlemelerine rağmen başarılı olamamışlardı. Papa II. Paul ve Venedikliler buna bir çare arıyorlardı. Kesin bir çözüm istiyorlardı. Herkes ortaya bir fikir atarken Venediklilerden biri biraz da çekinerek:

-              Efendim biri var, Floransa’ya gelmiş. Tıp incelemeleri yapıyor. Kendisi Osmanlı’dan diye biliyorum.

Papa II. Paul ne işe yarar bir Osmanlı diye düşünüyor ve yüz ifadesinden cevap aradığı anlaşılıyordu.

-              Efendim kendisi eski Yahudilerden, belki Mehmed’e böyle yaklaşabiliriz. Doktor büyük ihtimalle kendisi. Floransalı bir arkadaşım var Lando Delgi Albizzi belki onunla irtibat kurabilir.

Albizzi hemen dediği kişiyi buldu, daha önceden tanıyordu zaten. Gaeta’lı Maestro Jacopo idi görüşeceği kişi. Teklifini sundu. Yahudi olduğunu hatırlattı, Mehmed’in tüm dünyayı tek din altında toplamak istediğini anlattı, onu ikna etmeye çalıştı. Para teklif etti, yeterince çok para.

-              Jacopo, kendine dön artık. Daha ne kadar rol yapacaksın. Tüm dünya onların eline geçene kadar mı? Onların kölesi olana kadar mı? Bir bir fethediyorlar her yeri.

Jacopo ayağa kalktı ve yavaş yavaş yürüyerek oradan ayrılmaya başladı. Biraz sonra durdu ve arkasını döndü. Albizzi’yi sevinç sardı, herhalde kabul edecek diye düşündü.

-              Benim adım Yakup Paşa!

1479 – İstanbul

Yıllar geçmesine rağmen Yakup Paşa 11 sene önce görüştüğü Albizzi’yi ve tekliflerini unutamıyordu. Anlattıkları doğru muydu değil miydi çözemiyordu. Sürekli çelişkiye düşüyordu kendi düşünceleriyle. Sultan Mehmed’in Otranto’yu fethetmek istediğini duymuştu. Gerçekten tüm dünyayı almak mı istiyordu. Müslüman oldum demişti ama 11 senedir buna karar veremiyordu. Ataları ne için uğraşmışlardı. Şimdi kendisi ne yapıyordu. Hangisi doğruydu? Bütün bu sorulara yanıt ararken, Floransa konsolosluğundan davet almıştı. Ziyaretçisi olduğunu söylediler. Tekrar Albizzi’yi görünce şok oldu. Albizzi ona doğru yaklaştı.

-              Evet kardeşim, ne diyorsun teklifimize?

Yakup Paşa’nın aklı şimdi daha da karışıktı. Albizzi’nin Papa II. Paul’un emriyle kendisiyle konuştuğunu biliyordu. Papa değişmişti ve Papa IV. Sixtus da 11 sene sonra aynı görev için yine Albizzi’yi göndermişti. Bu iş bu kadar önemli miydi?

1481 – İstanbul/Gebze
               
Sultan Mehmed hazırlanan orduya baktı, yaklaşık 500 bin kişilik bir orduydu bu ama kimse seferin nereye olduğunu bilmiyordu. 49 yaşındaki dev padişah Sultan Mehmed ordusuna döndü, çıt çıkmıyordu.

-              Kardeşlerim, bilirim ki hepiniz seferin nereye olduğunu merak edersiniz. Ancak seferin öneminden dolayıdır ki benim dışımda kimse bilmemektedir. Yine bilirim ki gideceğimiz istikametten hepiniz ihtimalleri düşüneceksiniz. Sizler İstanbul’da olduğu gibi yine tarih yazmaya gidiyorsunuz. Allah şahiddir ki bu seferi de diğerleri gibi O’nun uğruna yapıyoruz. Allah yardımcımız olsun kardeşlerim!

Daha sonra orduya biraz daha güç ve kuvvet verici sözler söyledi. Amaçlarının dünya malı değil Allah’ın adını yaymak olduğunu anlatıyordu. Sözlerini bitirdi, içinden söylediği şeyleri haykırmak istiyordu.

-              Ya Roma beni alır! Ya da ben Roma’yı!

1 Mayıs 1481 – Gebze/Tekfur Çayırı
               
Sultan Mehmed dinlenmek için kamp kurdukları Tekfur Çayırı’nda rahatsızlanmıştı. Seferi durdurmak istemiyordu ancak doktorları bunun çok tehlikeli olacağını söylemişlerdi. Her gün düzenli olarak ilaçlarını alıyordu ve iğne vuruluyordu. Hatta bir ara kendine gelir gibi oldu. Herkes sevindi Sultan geri döndüğü için. Henüz 49 yaşındaydı ama tüm Avrupa’yı korkutacak fetihler elde etmişti. Mütevazı oluşu da halkın, askerin ve sarayın O’nu sevmesini sağlamıştı. Yanına gelen giden çok oluyordu, vezirler, doktorlar sürekli bilgi alıyordu. Hasta halinde bile ülkesini düşünüyordu. Ancak 2 Mayıs gecesinde tamamen baygın haldeydi. Koca padişahın hastalığa yenik düştüğünü görmek herkesi üzüyordu. 3 Mayıs günü kendine geldiği vakitlerden birinde yanına sadece doktoru Yakup Paşa’nın gelmesini söyledi. Başka kimse giremiyordu. Yakup Paşa durumu anlamıştı.

-              Görevini tamamladın Paşa! Benden sonrakilere sadık kal. Birazdan öleceğimi biliyorum. Beni öldürdüğünü de biliyorum. Dışarıda daha zararlı olacağını bildiğim için seni hep yanımda tuttum. Unutma Jacopo! Bu savaş hiç bitmeyecek, yeni Mehmedler elbet gelecektir!

Sultan Mehmed, İstanbul Fatihi, Allah’a inancını dile getirdi, eli kalbindeydi. Jacopo kulağına eğildi ve şunları söyledi:

“Küçük akıllar insanları, orta akıllar olayları, büyük akıllar ise düşünceleri tartışır. Huzur içinde yat.”

Perşembe, Kasım 22

*40 - Requiescat in Pace, Father *41 - Yohan Lorm(Final)


*40 - Requiescat in Pace, Father

21 Şubat 2010 * Palma de Mallorca

         "Üstat, dört seneyi geçti ama hala hiçbir şey söylemedin bize. Yoğun bir döneme, savaşa hazır olmamızı istemiştin. Ama hiçbir şey olmadı. Bu beni endişelendiriyor Üstat. Tabi sadece beni de değil herkes endişeleniyor. Eskiden çok fazla iş yapardık. Şimdi ise sadece eğitim yapıyoruz ve yayılıyoruz. Bu sence de garip değil mi? Eskiden bu kadar kolay değildi hiçbir şey."

         "Haklısın Emre artık her şey çok daha kolay. Ve hiçbir şey sebepsiz olmadığı gibi bu da sebepsiz değil. Şimdi sana nedenini anlatacağım. Bu işi bitirmemde arkadaşın Barış'ın çok yardımı oldu. O'na ve ekibine çok şey borçluyuz. Yakında sizi bırakmak zorundayım Emre bu yüzden eğer onların bir isteği olursa yardım etmekten geri durmayın."

         "Hayırdır Üstat, neden gidiyorsun? Nereye gidiyorsun?"

         "Biliyorum Emre, onlar beni arıyorlar. İrreligioso dışında bir ekip var. Daha doğrusu onlara ne diyeceğimi bilemiyorum fakat kitabın peşindeler. Fakat o kitabı doğru kişi haricinde kimseye veremem."

         "Doğru kişi kim Üstat?"

         "Keşke bilebilseydim Emre. Fakat belki de sizlerden biridir. Gerçeğin ve iyinin peşinden koşun her zaman. Ben yakında ayrılacağım sizden ve o gün size bir miras bırakacağım. Ve bunları sana söylüyorum çünkü aralarında en aklı başında sensin Emre. Bunlar ikimiz arasında kalacak.  Ta ki ben gidene kadar. Fakat nereye gideceğimi söyleyemem."

         "Peki bu dört yılda ne değişti Üstat."

         "Sana tüm dört yılı değil ama nasıl bittiğini anlatayım Emre. Artık irreligioso'nun başında ben varım. Fakat onlar bunu bilmiyorlar. Yakında sizinle son bir göreve çıkacağız. Ondan sonra her şey bitecek Emre. Başka bir yere taşınacaksınız. Ben de o sırada sizden ayrılacağım. Sakın kimseye bir şey belli etme. Arkamdan da kimse gelmesin. Bunu sağlamanı istiyorum Emre. Bu benim için çok önemli."

         Aslında benim için değil Dorotea için önemliydi. Çünkü bugün ondan mesajımı almıştım. Artık bu yaşama son veriyordum. Sadece birkaç ay en fazla bir yıl. Daha fazla uzamasını istemiyordum.

         16 Ağustos 2008 * Madrid

         Casca defalarca denemesine rağmen bizden birilerini öldüremediği gibi yeni yerlerimizi de tespit edememişti. Fakat biz onu bulmuştuk. Yine Barış ile beraber çalışıyordum. Casca burada şehirden uzakta bir eve merkez kurmuştu, daha doğrusu bir malikane. O da Münih'ten taşınması gerektiğini biliyordu. İçeride yaklaşık yirmi kişi olduğunu söylemişti Barış. Casca'nın kaçmaması için çok fazla kişi gelmiştik ve her çıkış noktasına iki kişi yerleştirmiştik ve dışarıda belli noktalarda keskin nişancılar vardı. Casca bu sefer kurtulamayacaktı.

         Önce beş kişilik bir ekip girişteki korumaları sessizce indirdiler. Her yerde kamera olduğunu biliyorduk ama bu pek de önemli değildi. Görmeleri daha iyiydi hatta. Telefonlarını da çalışmaz hale getirmiştik. Çaresizce içeriden bizi izleyecekti Casca ya da kaçmayı deneyecekti. Korumaları atlatıp eve doğru yürürken kapının önüne yavaş yavaş bir set çekildiğini görüyorduk. İçerideki tüm korumalar kapının önüne dizilmiş yaklaşmamızı bekliyorlardı.

         Bir kısmımız yerde sürünerek ilerliyorduk. Karanlıkta bizi göremiyorlardı. İyice yaklaştığımızda keskin nişancılara ateş açmasını söyledim. Altı yedisini yere düşürdüler ve o sırada korumalarda panik oluştu. Etraflarına bakıyorlar ve nereden ateş edildiğini bulmaya çalışıyorlardı. İşte tam zamanıydı. Biz de yerden kalkıp hızlı bir şekilde gizli bıçaklarımızı saplamıştık. Artık içeri girme vaktiydi. Son bir kez daha uyarmıştım herkesi Casca'yı kaçırmamak için. Fakat Casca'nın da kaçmaya niyetinin olmadığını gördüm. İçeri girdiğimizde hemen karşıdaki odada oturmuş bekliyordu. Kimseye ateş etmemesini söyledim. Ben de Casca'nın karşısına oturdum.

         "Sonun geldi artık Casca, böyle olacağını hepimiz biliyorduk. Yine de bugüne kadar karşınıza kimse çıkmadığı için sizleri suçlayamam. Güce sahip oldukça daha fazlasını istediniz ama artık bitti. Diyeceğin bir şey varsa de, yapacağın bir şey varsa yap. Çünkü seni.."

“Öğrendiğin her şey yanlış Yohan, gördüklerin yanılsama, hatta sevdiklerin bile. Bu oyunun içinde kayboluyorsun, kaybediyorsun fakat farkında değilsin. Her şeyin senin açından iyi gittiğini sanıyorsun. Yorulduğunun ve göremediğinin farkında değilsin. Gerçeğin ne olduğunu bilmek ister misin?”

Casca son anlarında ne yapmaya çalışıyordu, beni vazgeçirebileceğini mi düşünüyordu acaba. Gerçi yalan söylüyor gibi durmuyordu, kendinden emin gözüküyordu.

“Eğer beni öldürmezsen sana tüm gerçeği anlatmanın yanında tüm bu düzeni kontrol etme yetkisini de bırakırım. Ancak sen eski haline getirebilirsin bu düzeni. Bunu sen de biliyorsun.”

Zor karar anlarından biriydi. Öldürünce bu iş bitecek miydi? Yoksa düzenin başına geçersem mi biterdi? Ben de o güce kaptırır mıydım kendimi acaba? Birçok cevapsız soru. Casca tekrar konuşmaya başladı.

         “Bazen aydınlık gizler insanı, fark edemezsin hiçbir şeyi. Ben senin babanım Yohan. İzin ver de artık her şeyi açıklayayım!”

         Fakat buraya gelene kadar birçok şey olmuştu. Hayatımda yaşadığım ilginç olaylar beni buraya kadar sürüklemişti. Ve her geçen gün bir şeyleri açığa kavuşturmak veya bitirmek yerine yeni sorular ve başlangıçlar oluyordu. Yaşadığım hayatın efsane olduğunu veya benim bir kahraman olduğumu düşünenler var. Oysa tek yaşadığım boşluk. Onca uğraş, onca çaba, ölü insanlar, gereksiz bir savaş. Buna son veremiyorsun. Çünkü bu düzen gerekli, birilerinin bu düzeni sağlaması gerekiyor. Yoksa dünyada gerçek bir kaos olurdu. Din, dil, ırk, para, siyaset, devlet.. bunların hepsi insanların ihtiyacı veya doğuştan sahip olduğu şeyler. Fakat hepsinin insanlar üzerinde etkisi var. Bu savaşı bu düzeni insanlar farkında olmadan istiyorlar ve kabulleniyorlar. Herkesin farklı bir isteği ve farklı bir görüşü var. Bunu fark eden insanlarsa bu düzeni kuranlar. Ve bu düzen insanlar var olduğu sürece var olacak. Bunu engellemeye kalkınca anlıyorsun. Tüm insanlığı yok etmen gerektiğini.

         "Tamam açıkla bakalım ne açıklıyorsan. Fakat önce yetkimi alayım."

         Yetkiyi almıştım ve açıklamaya başlamıştı.

         "Ben de aslında sizler gibiyim. Yani annen, amcan ve diğerleri. Kutsal Roma soyundan yani. Ve annen ile evlendiğimizde bunu ikimiz de biliyorduk. İkimizin de gizli yanı vardı. Fakat aynı olması sorun olmuyordu. Ta ki Harm o kitabı ortaya çıkarana kadar. Henüz 4-5 yaşlarındaydın fakat kitabı anlayabiliyordun. Okumanı geçtim doğru düzgün konuşamazken bile orada yazan şeyleri aktarman senin farklı olduğunu gösteriyordu. Ve o zaman seni eğitmemiz gerektiğini düşündük fakat bunu biz yapamazdık çünkü çok zayıflamıştık ya da birbirimizden haberimiz yoktu. Anlayacağın düzenimiz tamamen dağılmıştı. Ve seni dünyadan tamamen sildik ne kimlik ne annen ne baban hiçbir şeyin yoktu. Bir kazada ölen kişiler arasındaydın. Ve ben de onların arasına katılmıştım seni korumak için. Bunca yıl bir yandan seni koruyor ve gelişmeni izliyordum. Bugünün gelmesini bekliyordum. Ben de onların içinde ilerledim fakat bunu yapmam için mecburen sana karşı gelmem gerekiyordu. Bu yüzden beni affetmeni istiyorum. Tüm bunların bitmesi için bunları yapmam gerekiyordu ve seni korumak için tabi ki. Halbuki defalarca seni yakalayabilirlerdi. Her seferinde engel oldum. Lütfen bana inan Yohan, ben senin babanım! Bunun böyle bitmesi gerekmiyor."

         "Sana inanıyorum Casca fakat senin inancın değişmiş anlayışın değişmiş amacın değişmiş. Gücün karşısında ezilmişsin ve yenik düşmüşsün."

         "Yapma Yohan öldürmene gerek yok beni! Zaten artık hiçbir şey yapamam. Tüm bu düzeni bitirdin. Sen ile ben baba ve oğuluz Yohan aynı kanı taşıyoruz."

         "Fakat aynı kişi değiliz baba!"

         Ve kalbine bıçağımı sapladım.

         "Veniam peto, father. Beneficium accipere libertatem est vendere, hominem te memento. Requiescat in pace father."

*41 - Yohan Lorm(Final)

         21 Şubat 2010 * Palma de Mallorca

         "İşte böyle Emre. Fakat daha sonra ben bu kitabı parçalara ayırdım yani sayfa sayfa ayırdım ve her sayfasını gittiğim yerlerde sakladım. Günün birinde birileri bulsa bile en azından bir parçasını bulmuş olur.   "

         "Peki Üstat aramızdaki hain kimdi?"

         "Onun daha zamanı var Emre. Ama az kaldı öğreneceksiniz."

         "Üstat gerçekten ne diyeceğimi bilemiyorum. Neden gizledin ki bu kadar şeyi bizden. Yardım edebilirdik sana."

         "Biliyorum fakat sizi bunun içine çekmek istemedim. Benim yüzümden başınıza gelebilecek şeyler pişmanlığım olurdu."

         19 Mayıs 2010  * Budapeşte

         Casca öldüğünden beri kontrol benim elimdeydi. Onlara kendimi Aquilus olarak tanıtmıştım. Ve oradaki kişilerin son etkili kişiler olduğunu bildiğim halde görevler veriyor sürekli topluyor ve irreligioso'nun büyüklüğünden bahsediyordum. Hiçbir şeyden habersiz denilenleri yapıyorlardı. Son bir mekan daha kalmıştı yarın oradakileri de halledecektik. Fakat karşıma diğer ekipten biri çıkmıştı: Kevin.

         O irreligiosolu değildi. O da diğerlerindendi. Kitabı yazdıklarını söyleyen bir grup vardı. Moskova'da kitabın bir sayfasını saklarken aniden belirmişlerdi. Orada mı yaşıyorlardı yoksa takip mi etmişlerdi bilemiyorum ama kitabı almak istediler ve beni arayacaklarını söyleyip  aniden kayboldular. Kevin da seni bulacaklarını biliyorsun diyerek onları kast etmişti. Çünkü irreligioso diye bir şey kalmadığını biliyordu.

         11 Temmuz 2010 * Budapeşte'den Prag'a

         Prag'a az kalmıştı ve son kez dinleniyorduk. Emre'yi uykusundan uyandırdım.

         "Emre ben artık ayrılıyorum sana bahsettiğim gibi. Bunu da çantana koyuyorum. Bu günlük size vedam olsun. Lütfen Mallorca'da konuştuklarımızı unutma. Her zaman birbirinize sadık kalın Emre."

         26 Eylül 2010 * Budapeşte

         Burada bitmişti günlük ve en arkada da bir harita vardı. Fakat günlük bittiği gibi Matyas Emre'nin yanına gitti.

         "Buraya geldiğinizde beni sen durdurdun Emre. Onu bulabilirdim en azından bir veda edebilirdim! Neden bunu yaptın? Neden? Her şeyi biliyordun ve hepimizin meraklı soruları arasında bize oyun oynadın! Senden nefret ediyorum!"

         Bağrışmaları duyan Hywl, Joseph ve Andrew de onların yanına geldi. Odanın dışında da öğrencilerin meraklı bakışları vardı.

         "O kitapta ne yazdığını bile bilmiyorum Matyas. Ama sanırım Üstat ikimizin arasında geçen konuşmaları yazmış. Eğer öyleyse neden size bir şey anlatmadığımı anlamanız lazım. Üstat bunu istedi özellikle. Gitmesi gerekiyormuş ve gitti. Ben Üstat'ı sorgulamam, kendisi için iyi olan şeyi yaptığını düşünüyordu ve ben de onu destekledim her zaman yaptığım gibi. Onun peşinden gitmemiz onu sıkıntıya sokacaktı. Hem de artık kendi gerçeğimizi aramamızı istiyordu. Dünyayı kirli oyunlardan kurtardı ve kendi amacına ulaştı. Fakat iki gün sonra yine aynı kişiler çıkacak ve tekrar bu savaş başlayacak. Asıl nokta şu ki siz neye inanıyorsunuz, amacınız ne? Üstat her zaman bunu istedi bizden, ne onu korumamızı ne onun peşinden gitmemizi ne de onun dediklerini yapmamızı. Şimdi Matyas eğer hala benden nefret edeceksen beni çekmek zorunda değilsin. Ayrılırım bu düzenden olur biter."

         "Tamam tamam sakin olun. Emre haklı Matyas. Tamam hepimiz isterdik Emre'nin bize bunları açıklamasını ama Üstat ondan bir şey istemiş. Hangimiz olsa aynısını yapardık."

         Andrew'ni söylediklerinden sonra biraz daha sakinleşti Matyas. Emre'den özür diledi ama onun peşinden gideceğini de ekledi.

         3 Ağustos 2037 * Arrecife

         Matyas kapıyı çaldı ve her sefer olduğu gibi bu sefer de onu bulmuş olma umuduyla bekliyordu. Fakat bu sefer daha farklıydı sanki emin gibiydi. Bu evi bu yeri daha önce görmüştü, rüyasındaydı sanki ama emin değildi. Artık yorulduğunu da hissediyordu neredeyse 30 yıldır arıyordu ama hala bulamamıştı. 47 yaşına gelmişti ve ömrünün çoğunu yollarda harcamıştı. Bunları düşünürken kapı açıldı ve ufak bir kız açtı kapıyı. Tahminen 5-6 yaşlarındaydı. Matyas galiba bu sefer de yanlış diye düşündü ama yine de sordu. Fakat küçük kız anlamadığı için dedesine bağırarak tekrarladı.

         "Dede, kapıda bir amca var Yohan diye birini arıyormuş."

         Matyas içinden o kadar yaşlı görünüyorum demek ki dedi. Küçük kızın dedesi kalkıp geldi içeriden fakat telaşlıydı. "Burada Yohan diye biri yok" diye bağıra bağıra geliyordu. Tam kapıyı kapatacaktı ki aniden Matyas'ın elindeki günlüğünü ve kitabı gördü.

         "Matyas? Gerçekten sen misin?"

         "Üstat! Sonunda buldum seni."

         Birbirlerine sarıldılar ve Matyas O'na her şeyi anlattı. Nerelere gittiğini, kitabı birleştirdiğini ve sonunda O'nu bulduğunu.

         "Ama en ilginci ne biliyor musun Üstat? Ne kadar şaşkınsam artık seni aramak için polislere gittim. Fakat böyle birinin olmadığını söylediler. Yohan Lorm diyorum herkes bana garip garip bakıyor o bir çizgi roman karakteri diyorlar. O zaman Jose Adrian diyorum öyle biri yok diyorlar. Hiçbir yerde kaydın yok Üstat hatta sanırsam hiçbirimizin yok. Bu dünyada hiç yaşamadık aslında Üstat. Daha sonra o haritadaki noktaları fark ettim ve her birinde o sayfaları buldum. Yani kitabı buluyordum. Ve hepsini tamamladığımda bu evi gördüm. Nasıl oldu bilmiyorum ama burayı gördüm."

         "Söyledikleri kişi sensin Matyas. Bu kitabın sahibi sensin. Doğru kişi sensin Matyas. Bu kitabı iyi kullan. Benim sana verebileceğim her şey o günlükteydi zaten. Ve benim de yakında gideceğimi söylüyorlar. Ama nasıl bilmiyorum Matyas."

         O sırada Dorotea geldi içeri.

         "Hoş geldiniz. Misafirimiz olduğunu bilmiyordum Teddeo."

         "Çok eskiden bir dost Dorotea. Uzun bir yol çekmiş beni bulabilmek için."

         Dorotea Yohan'ın o günleri özlediğini biliyordu. Fakat böyle çok daha mutluydu Yohan. Zamanını tamamen sevdiklerine ayırıyor ve kaybetme korkusu olmadan yaşıyordu.

         Matyas ise birkaç gün daha kaldıktan sonra oradan ayrılmaya karar verdi. Aradığı şeyi bulmuştu ve artık yoluna devam edebilirdi. Matyas gezgin olmayı seçmişti. Gemiye kadar beraber gittiler, birbirlerine sarıldılar ve ikisi de ağlıyordu. Bu hem mutluluk hem üzüntü dolu bir ağlamaydı. Yaşadıkları hayatlar onları yormuştu ama sonunda başarılı olmuşlardı ya da öyle sanıyorlardı. Fakat ellerine ne geçtiğini bilmiyorlardı. Sadece inandıkları şeyin peşinden koşmuşlardı. Matyas gemiden Yohan'a bakıyordu. Gemi hareket etmeye başlamıştı ki Yohan'ın arkasından yaklaşan birini gördü. Son ses bağırıyordu ancak Yohan duymamıştı.

         Yere yığıldığında ise ne kan çıkmıştı ne de bir belirti, Yohan Matyas'ı görüyordu sonra etrafında bir kalabalık oluştu. Sonra her şey kararmaya başladı. Öldürdüğü onca insan geliyordu gözlerinin önüne. Matyas ise onların öldürdüğünü anlamıştı. Matyas sayesinde gelmişlerdi buraya.

         "Özür dilerim Üstat! Affet beni! Peşinden gelmemeliydim, sen haklıydın, Emre haklıydı! Keşke bunların hiçbirini bilmeseydim! Affet beni Üstat!"

         Yohan bunları duymuştu. Fakat bu sefer geri dönüş yoktu. Son bir isteği vardı ve o da gerçekleşmişti. Çocukları Dorotea ile Yohan'ı Paris'e gömmüşlerdi. Mezarlarında Yohan'ın babasına söylediği sözler yazıyordu.

         "Beneficium accipere libertatem est vendere, hominem te memento. Requiescat in pace."

Salı, Kasım 13

*39 - Mavi ve Gri

3 Aralık 2005 * Milano

         Paolo üstündeki şoku yavaş yavaş atlatıyordu. Milano'daki merkez saldırıya uğramıştı ve sadece Paolo kalmıştı. Her yeri de dağıtmışlardı. Sanırım hem gözdağı verdiler hem de bir ihtimal de olsa kitaba baktılar. Ama yanılmıştım Casca blöf yapmıyormuş. Sanırım Matyas'ı vermedikçe de bu böyle olacak.

         "Kaç kişi vardı burada Paolo biliyor musun?"

         Kendini zorlayarak konuşuyordu, kelimeler ağzından olabildiğince sessiz ve sakin çıkıyordu.

         "Evet Üstat, 24 kişi vardı. Nasıl oldu bilemiyorum onlardan kimse yok burada. Ya kendi ölülerini topladılar ya da gerçekten çok sağlam bir ekiple geldiler. Ne yapacağız Üstat? Her şey bitti, herkes gitti burada.."

         Haklıydı burada her şey bitmişti. Paolo'ya da Prag'a gitmesini söyledim. En azından orada güvende olurdu. Biraz olsun uzaklaşırdı bunlardan.

         Casca ile görüşeceğim ama onun beklediği yolla değil. Savaşı tekrar başlatmayacağım.

***

10 Aralık 2005 * Münih

         "Sonunda geldin Yohan! Hediye mi beğendin mi? Senin için özel hazırladım, çok fazla kişi uğraştı o hediye için. E sen de geldiğine göre sanırım bir hediye getirdin."

         "İstediğin şeyi alamayacaksın Casca. Seni uyarmak için geldim buraya. Gücümün farkında değilsin ve bilemeden saldırıyorsun. Eğer bir kez daha olursa hem kitabı unut hem de bu sefer ki gibi sakin olmamı!"

         "Senden zor bir şey istemiyorum Yohan. Sadece Matyas'ı bana getirmeni istiyorum. Matyas'ı ver ve huzura kavuş."

         "Anlamıyorsun Casca o kitap hiç kimsenin elinde olmamalı. Aslında sana orada yazılanları söyleyerek insanlığa karşı suç işliyorum. Daha doğrusu haksızlık yapıyorum. O yüzden kitap artık yok. Ama bunun bir önemli olduğunu düşünmüyorum Matyas'ı istediğine göre sende de bu kitaptan vardır. Merak etme hepsini alacağım bir gün senden."

         "İrreligioso'nun hala tek güç olduğunun farkında değilsin heralde Yohan. O çocuğu bana getireceksin yoksa daha da büyür bu savaş."

         "Madem geri atmıyorsun Casca, sonuçlarına katlanacaksın!"

         Barış uzun sürmemişti ama savaşa uzun süre dayanacak güçleri yoktu. Biz ise suikastçılarla birlik olarak çok ama çok uzun süre dayanabiliriz. Ancak bu sefer dipten başlamayacağım. En tepeden Münih'ten süpüreceğim onları. Şimdi eve dönme ve hazırlık vakti.

15 Aralık 2005 * Budapeşte

         "Yoğun bir döneme hazır olun hepiniz. Öğrencilere hiçbir şey fark ettirmeyin. Her şey normal seyrinde devam etsin. Ben bir şey olacak olursa size haber veririm. Ama dediğim gibi kendinizi savaşa hazır tutun."

         "Neyle savaşacağımızı söylemeyecek misin Üstat?"

         Hywl merakla sormuştu ama söylemeyecektim çünkü onlara bile gerek kalmayabilirdi.

         "Hayır, şimdilik buna gerek yok fakat hepinize bir görev vereceğim. Sizden şu an sahip olduğumuz tüm merkezlerin yerlerini değiştirmenizi istiyorum burası ve Prag hariç. Bunları çok hızlı bir şekilde yapmalısınız. Süre vermiyorum ama bir günde yapabiliyorsanız bir günde yapın. Ne kadar hızlı olursanız o kadar iyi."

         Aralarında bölgeleri paylaştırdım ve hepsi hazırlanıp çıkmak için dağıldılar. Ona hiç beklemediği şeyler yaşatmak istiyordum sonra aklıma geldi ya o da bana aynı şekilde yaklaşıyorsa?

***

21 Şubat 2006 * Palma de Mallorca

         "Niye buradayız ki Üstat? Yeni bir yer mi açacağız yoksa?"

         Yine aynı soru fakat kişi farklıydı. Bu sefer Hywl ile gelmiştim.

         "Hayır Hywl sadece tatil. Ara sıra dinlenmek lazım. Sence de güzel bir yer değil mi burası? Huzur dolu."

         Biraz sessizlikten sonra Hywl cesaretini toplayabildi ve konuşmaya başladı.

         "Üstat yanlış anlama ama o kadar iş yapıyoruz, çabalıyoruz ancak bir sonuç göremiyoruz. Neyle savaşıyoruz? Ya da savaşıyor muyuz? Biz ne yapıyoruz Üstat?"

         "Yaşıyoruz Hywl, en iyisi ve en doğrusu olduğuna inandığımız şekilde yaşıyoruz. Belki savaştığımız kişilerle aynı amacı hedefliyoruz ama yollarımız farklı olduğu için çatışıyoruz. Hayatımıza anlam katacak şeyler için uğraşıyoruz. Bilgi edinmek, iş yapmak, aşık olmak, savaşmak, eleştirmek, inanmak.. Tüm bunlarla yaşadığımızı hissediyoruz. Kimisi hepsini yapıyor kimisine bir kısmı yetiyor. Önemli olan inanç ve güven. Bana güveniyor musun Hywl? Size açıklamadığım ya da anlatmadığım şeyleri sizden gizlemek için olmadığına inanıyor musun? Sizi her şeyin içine çekemem Hywl. En azından benim yüzümden olmaz, ben varken olmaz. Kendiniz karşılaşır da peşinden gitmeyi seçerseniz o zaman karışamam."

         "Neyle karşılaşırsak Üstat?"

         "Bunun için zaman var Hywl ama ne kadar bilemiyorum."

         "Gerçekten çoğu zaman seni anlamakta zorluk çekiyoruz Üstat. Bazen.."


         "Biliyorum, biliyorum delirmiş olabileceğimi düşünüyorsunuz."

         Biliyorum, belki de gerçekten uzaklaşıyorum. Fakat gerçeği kim bilebilir ki? Benim gördüğüm şeyi bir başkası aynı şekilde görmüyor. Hywl gökyüzüne bakıp mavi görür ben bakarım gri görürüm. Peki hangisi gerçektir? Veya mavi ile gri nedir? Gerçeği hiçbir zaman bilemeyiz ancak tahmin ederiz, algılarız ve hissederiz. Tıpkı benim Dorotea'yı hissettiğim gibi. Bugün de bir haber yok ama biliyorum bir gün gelecek. İşte benim gerçeğim bu.

Çarşamba, Ekim 24

*38 - Aydınlık

16 Ağustos 2008 * Madrid

“Öğrendiğin her şey yanlış Yohan, gördüklerin yanılsama, hatta sevdiklerin bile. Bu oyunun içinde kayboluyorsun, kaybediyorsun fakat farkında değilsin. Her şeyin senin açından iyi gittiğini sanıyorsun. Yorulduğunun ve göremediğinin farkında değilsin. Gerçeğin ne olduğunu bilmek ister misin?”

Casca son anlarında ne yapmaya çalışıyordu, beni vazgeçirebileceğini mi düşünüyordu acaba. Gerçi yalan söylüyor gibi durmuyordu, kendinden emin gözüküyordu.

“Eğer beni öldürmezsen sana tüm gerçeği anlatmanın yanında tüm bu düzeni kontrol etme yetkisini de bırakırım. Ancak sen eski haline getirebilirsin bu düzeni. Bunu sen de biliyorsun.”

Zor karar anlarından biriydi. Öldürünce bu iş bitecek miydi? Yoksa düzenin başına geçersem mi biterdi? Ben de o güce kaptırır mıydım kendimi acaba? Birçok cevapsız soru. Casca tekrar konuşmaya başladı.

“Bazen aydınlık gizler insanı, fark edemezsin hiçbir şeyi. Ben senin babanım Yohan. İzin ver de artık her şeyi açıklayayım!”

***

21 Eylül 2010 * Budapeşte

Matyas son okuduğu cümleden sonra şok içindeydi. “Hayır, hayır bu kadar da değil artık. Böyle bir hayat olamaz. Bunlar gerçek olamaz. Üstat çıldırmış kesinlikle.” Durmadan sayıklıyordu kendi kendine. Ne yapacağını bilemiyordu fakat bir sürü fikir geçiyordu aklından. Bir “Üstat’ı aramaya gideyim ve her şeyi öğreneyim.” diyordu, bir “Bunları diğerleriyle konuşup bir karara varalım.” diyordu. Ancak bir türlü karar veremiyor sadece deli gibi dolanıyordu odasında. Fakat hiçbir şeye karar veremedi ve sinirle okumaya devam etti.

***
“Bazen aydınlık gizler insanı, fark edemezsin hiçbir şeyi. Ben senin babanım Yohan. İzin ver de artık her şeyi açıklayayım!”

Fakat buraya gelene kadar birçok şey olmuştu. Hayatımda yaşadığım ilginç olaylar beni buraya kadar sürüklemişti. Ve her geçen gün bir şeyleri açığa kavuşturmak veya bitirmek yerine yeni sorular ve başlangıçlar oluyordu. Yaşadığım hayatın efsane olduğunu veya benim bir kahraman olduğumu düşünenler var. Oysa tek yaşadığım boşluk. Onca uğraş, onca çaba, ölü insanlar, gereksiz bir savaş. Buna son veremiyorsun. Çünkü bu düzen gerekli, birilerinin bu düzeni sağlaması gerekiyor. Yoksa dünyada gerçek bir kaos olurdu. Din, dil, ırk, para, siyaset, devlet.. bunların hepsi insanların ihtiyacı veya doğuştan sahip olduğu şeyler. Fakat hepsinin insanlar üzerinde etkisi var. Bu savaşı bu düzeni insanlar farkında olmadan istiyorlar ve kabulleniyorlar. Herkesin farklı bir isteği ve farklı bir görüşü var. Bunu fark eden insanlarsa bu düzeni kuranlar. Ve bu düzen insanlar var olduğu sürece var olacak. Bunu engellemeye kalkınca anlıyorsun. Tüm insanlığı yok etmen gerektiğini.

***

Matyas her ne kadar sinirle okusa da merak etmeden duramıyordu. “En iyisi kaldığım yerden devam etmek, böyle her şey çok karışıyor.” dedi. Bir süre kaldığı yeri aradı, sayfaları hızlı hızlı çeviriyordu. Sonunda bir sayfada durdu, “İşte burası!”

***

         8 Temmuz 2005 * Münih

         “İnanamıyorum Yohan, dediğin gün ve tarih. Böyle bir şeyden nasıl haberimiz olmaz. Dün Londra’yı bombaladılar resmen. Terörist saldırı diyorlar ama bunu araştıracağım. Yine bir oyun dönüyor olabilir orada. Yüzlerce insan öldü ve bazı çevrelerce biz sorumlu tutuluyoruz. Gerçi El-Kaide üstlendi ama geri planda ise önemsemeyeneler çok. Benim işim olduğunu düşünüyorlar, benim işim olması sorun değil onlar için fakat önceden haberlerinin olması gerektiğini düşünüyorlar. Ki ben yapsaydım haberleri olurdu zaten. Neyse bunlar seni ilgilendiren şeyler değil. Seni başka bir şey için çağırdım. “

         Söylediklerimin gerçek çıkması onun memnun etmişti anlaşılan hem teşekkür edecek hem de bir şeyler isteyecekti. Bakalım bu sefer ne çıkacaktı başımıza.

         “Hatırlarsan zamanında irreligioso için çok değerli iki şahsiyet vardı Miklos ve Lea. Bu ikisini yaklaşık iki sene önce öldürmüştün daha doğrusu benim tahminim bu yönde yoksa kimin yaptığını bilmiyoruz. Ve bu ikisinin bir çocuğu vardı Matyas. Fakat ortadan kayboldu o çocuk. O çocuk o iki kişiden ve onların sağladığı paradan da değerliydi. Senden istediğim şey ise Matyas’ı bana geri getirmen. Yapabilir misin?”

         Şimdi anlaşılıyordu her şey. O zaman Roma’daki toplantıda çocuk için bu kadar tepki vermesi bu yüzdenmiş. Demek ki özel bir şeyler var Matyas da ve sanırım ne olduğunu biliyorum.

         “Sanmıyorum Casca. Kim bilir nerededir şimdi, yaşıyor mudur o bile bilinmez.”

         Casca tehditkar bir şekilde konuşmaya başladı.

         “O çocuğun sende olduğunu biliyorum Yohan! Eğer onu bana getirmezsen tüm irreligioso tekrar sana düşman olacaktır!”

         “İrreligioso hiçbir halt yapamaz artık! Hem istediğin düşmanlığı yapabilirsin! Arkanda kim duracak acaba çok merak ediyorum!”

         İkimiz de boş konuşuyorduk, blöf olduğunu biliyorduk. Sonuçsuz kalacağını da. Ki öyle de oldu o çocuğu bana getir dedi ve ayrıldı. Ben de evime dönüyordum ve yapacağım ilk iş belliydi. Sırrı çözmek.

         10 Temmuz 2005 * Budapeşte

         Dersin ortasında bir anda böldüm Andrew’in konuşmasını ve herkesin dikkatini toplamasını istedim. Tüm ekibi de çağırmıştım. Kitaptan birkaç kelimeyi buraya yazdım ve anlayan olup olmadığını sordum. Joseph ise istekli bir şekilde sordu:

         “Bize de mi soruyorsun Üstat?”

         “Tabi ki şu an burada bulunan herkese soruyorum!”

         Ve önce birkaç öğrenci anladığını söyledi fakat okuduklarında yanlış olduğu ortaya çıktı. Daha fazla öğrenci çıkmayınca ekibime döndüm. Hepsi anladıklarını söylüyorlardı. İlk sözü Matyas’a verdim, sonra Joseph’e ve sonra Emre’ye diğerlerine sormama gerek kalmamıştı. Olayı anlamıştım, Harm’ın topladığı kişilerin hepsi bu kitabı anlayabiliyorlardı. Matyas ise onların elinde kalan tek kişiydi ve şimdi Casca onu geri istiyordu. Seni onlara geri vermeyeceğim Matyas! Hiçbirinizi geri vermeyeceğim! Hayatlarınızın mahvolmasına izin vermeyeceğim, benimki gibi bir hayatınızın olmasına!

Cuma, Eylül 7

*37 - Palma de Mallorca

3 Şubat 2005 * Münih

“İstediğim kitabı bulabildin mi?”

Casca hemen konuya girmişti. Anlaşılan gerçekten önemsiyordu o kitabı.

“Evet buldum ama her şeyi sana veremem. Ancak şöyle bir anlaşmaya varım. Sen bana bulaşmadığın sürece ben de sana her yıl birkaç bilgi getiririm. Sen de her şeyi ona göre planlarsın. Vereceğim bilgiler öyle hafife alınır şeyler olmayacak. Çok önemli şeyler yer alıyor kitapta gerçekten. Ve artık kimseye ihtiyacın kalmayacak. Ne irreligioso’ya ne de başka bir orduya. Tek başına tüm yatırımını yapabilir dünyayı kendi pencerenden aşağılayarak izleyebilirsin.”

Yaptığım şey hiç hoşuma gitmiyordu ama uzun sürmeyecek olmasına güveniyordum. Yakında bitecek her şey.

Kitap da tahmin ettiğim gibi Palma de Mallorca’da idi. Bu kitap nereden geliyor bilmiyorum, adı ne bilmiyorum ama Harm bunu bana bırakmış. Özel bir şey olduğu belli. İçinde tahminler var. Eski tahminlere bakınca hepsinin gerçekleştiği anlaşılıyor. Ama okuyabilen kimse yok. Daha doğrusu tek bilinen kişi benim. Belki başkaları da var. Her seferinde kendimi bulduğumu sanıyorum ve tekrar karşıma bir karmaşa çıkıyor. Kimim ben?

Tüm bu aklımdan geçenleri bir yana bırakmamı Casca sağladı.

“Haklısın, istediğim de bu. Dünya üzerinde yeterince güce ulaştım zaten. Artık daha üstünü istiyorum. Geleceğin ellerimde olmasını.”

İşte güç çılgınlığı böyle bir şey olsa gerek. Tüm dünyayı yönetebilen biri neden vazgeçer ki hayatından? Her zaman daha üstü vardır çünkü. Ya da daha farklısı. Sonuçta insan durgun bir varlık değildir. Ama işin ilginci değişimi fark etmeyiz bile. Değişim bu kadar normaldir insan için.

“Anlaştığımıza göre ilk bilgileri veriyorum. Bu sene yedi sayısına dikkat et derim. G-7 zirvesi, yedinci ay ve yedinci gün. Kendini o gün için hazırla. Her şey Londra’da olacak. Ayrıca bir de deprem var Pakistan civarlarında. Oraya yatırım yapmak istemezsin. Yine yedi etrafında dönüyor olay. Yedi küsur şiddetinde bir deprem var. Ekimin yedisi gibi. İşte bilgiler, sen zaten neler yapacağını bilirsin.”

Casca şaşkın bir şekilde konuşmaya başladı.

“Bir dakika, bir dakika! Ben bu bilgilere nasıl güveneceğim, ortada kitap bile yok. O kitabı görmek istiyorum.”

“Dediğim zamanı bekleyip görebilirsin! Kitaptan anladıklarımı söylüyorum sana. İstersen güvenme! Ama bu neyi değiştirir? Kitap bende ve sadece ben anlayabiliyorum. Ve işte artık o kitap da yok!”

Sol göğsümün üstündeki cebimden kitabı çıkarıp yanımdaki çöplüğe attım ve ateşe verdim. Tabi bu da bir yanıltmaca idi. Kitabın tamamen aklımda olmasına inandırmam için.

“Hepsi tamamen aklımda! Anlıyor musun? Eğer geleceğe sahip olmak istiyorsan şartlarımı kabul edeceksin!”

“Ne yaptın sen! Ne yaptın! Belki başkaları da vardı senin gibi! Tüm dünya değişebilirdi! Her şeyi mahvettin!”

“Olan oldu artık, o kitapta neler yazdığını sadece ben biliyorum! Ve benim ölümümle her şey uçup gidecek. Artık güvenmek ya da güvenmemek sana kalmış! Ben anlaşmaya varım ya da her şey uçup gider!”

Çaresiz olduğu için kabul etti. Artık irreligioso eskisi gibi değildi. Her geçen gün benim ekiplerim ve Barış’ın ekipleri onlara çok kan kaybettiriyordu. Artık burada işim bittiğine göre eve dönme vakti gelmişti. Her şeyin yolunda gitmesi güzel.

***

21 Şubat 2005 * Palma de Mallorca

“Neden buradayız Üstat? Yoksa yeni bir yer falan mı açıyoruz?”

Joseph doğal olarak böyle düşünüyordu. Fakat evimin önündeydik ve ben bir cevap bekliyordum. Söz verdiğim gibi. Ama henüz bir cevap gelmemişti.

“Bazen tatil yapmak iyidir Joseph. Krallar bile burada geçiriyorlar tatillerini, biz niye tercih etmeyelim ki.”

Ne diyeceğini bilememişti Joseph. Bir sürelik kararsızlıktan sonra kendi de bunu dile getirdi.

“Ne diyeceğimi bilemiyorum Üstat. Açıkçası ne zaman ne yapacağın belli olmuyor. Bazen endişeleniyoruz senin için.”

“Ne demek bu şimdi? Kendimi öldüreceğimi falan mı sanıyorsunuz? O kadar deli mi gözüküyorum?”

Biraz korkmuştu tabi o kadar rahatlamışken konuşabileceğini düşünmüştü ama bir anda sert çıkmamı beklemiyordu.
“Yani.. aslında öyle demek istemedim Üstat..”

“Rahat ol Joseph. Ben de insanım, eleştirmeye hakkınız var. Ayrıca galiba haklısınız Joseph. O kadar deliyim.. galiba..”

Çarşamba, Ağustos 29

*36 - Gibi

19 Eylül 2004 * Münih

Herkesin elleri ve ayakları bağlıydı. Lisa ve Stone da buradaydı. Onların da burada olması ilginç olmuştu. Normalde ayrılmaları gerekirdi şimdiye kadar. Oysaki şimdi acı çekiyorlardı. Barış’ın adamları hepsini bağlamışlardı. Barış ise beni tutuyordu. Irreligiosolular karşımda dayak yiyorlardı. Bir anda benim de suratıma bir yumruk indi. Barış konuşmaya başlamıştı. Hepsinin kapüşonları çekili ve yüzleri maskeliydi..

“Beni iyi dinleyin beceriksizler! Bir daha bizimle oynarsanız herhangi bir aptallık yaparsanız hepinizi yok ederim. Anladınız mı? Yok ederim!”

Barış yeterince sinirliydi ve sonra beni alıp ayrı bir odaya götürüyordu.

“Ayrıca ciddiyetimizi anlamanız için sizden birini öldüreceğiz. Söylediklerimi herkese duyurun. Kime bulaştığınızı bilmiyorsunuz. Daha doğrusu bilmiyordunuz!”

Lisa ve Stone’un yüzündeki şaşkınlık, korku ve intikam isteği belli oluyordu. İkisi de benim Yohan olduğuma inanıyorlardı. Daha doğrusu Jose Adrian’ın. Barış ile odaya girdiğimizde ben üstümdeki kıyafetleri çıkardım. Odanın ortasına üstüm çıplak bir şekilde geçtim. Burası dışarıdan görülüyordu. Bilerek buraya geçmiştim çünkü Lisa ve Stone’un hatta herkesin öldüğümü görmesini istiyordum. Tabi ki bu gerçek bir ölüm değildi. Bir oyundan ibaretti. Barış birkaç kez ateş etti. Ben de yere yığılmıştım. Başımın arkasını arkamdaki duvardan aşağı doğru kaydırdım. Başıma sürdüğüm kan duvara yayılmıştı. Barış birkaç kez daha ateş etti. Yerlere de kan serptik. Her şey tamam gibiydi artık benim gizli kapıdan çıkma zamanım gelmişti. Barış ise odayı ateşe verip çıktı. Odada bulunanlara doğru konuşuyordu.

“Ölümün kesin olması en güzeli.”

Barış ile kaldığım otelde buluştuk. Tabi ki Stone’un beni yakaladığı o günden sonra otelimi değiştirmiştim.

“Ne dersin Yohan sence işe yaramış mıdır?”

“Bakalım yarın göreceğiz. Casca ile bulaşacaktım özel bir görüşme olacak. Her şey açığa çıkar yarın.”

“Yardıma ihtiyacın olursa diye bir süre daha buralardayım.”

“Sağol kardeşim. Emin ol yaptıklarının karşılığını bir gün alacaksın.”

“Her zaman yaptıklarımızın karşılığını alırız Yohan.”

Gülüşmüştük ama haklıydı. Hep böyledir.

***

20 Eylül 2004 * Münih

Casca’yı bekliyordum. Dachau tarafında şehirden ve gözden biraz daha uzak bir yerde buluşmak istemiştim. Ve Casca’da gelmişti.

“Senin öldüğünü söylediler!”

“Ama yine de geldin.”

“Yine de geldim. Emin olmak istedim. Neden böyle bir şey yaptın ki?”

“Burada bulunan Nazi kampını biliyorsun değil mi? Hatta şimdilerde Almanlar orayı utanç merkezi olarak görüyor.”

“Tabi ki biliyorum. Ama konumuzla ne alakası var?”
“Orada sence gerçekten Yahudiler ölmüş müydü? Yoksa ölmüş gibi mi gösterdiler?”

“Tabi ki Yahudiler öldü orada. O dönem bir holocaust yaşandı.”

“Bence yanlış biliyorsun. Hatta ne düşünüyorum biliyor musun? Bu da sizin işlerinizden biri olabilir. Orada tek bir Yahudi’nin bile öldüğünü sanmıyorum. O savaştan sonra siz de geliştiniz değil mi? Tamamen yeni bir düzen. Ve sizlerin kontrolü altına geçti. Yahudileri kullandınız. Onlar da başkalarını. Ama esas nokta ne burada? Herkese gösterilen sahte ölümler! İnsanların ayaklanmasına ve yeni bir düzen istemelerine sebep oldu. Ben de aynı taktiği uyguluyorum. Ölümümle birlikte birçok şey değişecek. O yüzden size geldim efendim. Artık daha rahat çalışabilirim. Ve insanların size olan güveni artacak. Çünkü benim Yohan olduğumu düşünüyorlardı.”

“Jose.. Jose.. Her zaman ilginçti fikirlerin ve bakış açın. Hep de öyle olacak anlaşılan. Ama bir noktayı kaçırıyorsun ki. Onlar senin Yohan olduğunu düşünüyorlardı ben ise biliyorum.”

Evet, hep düşündüğüm ve korktuğum şey doğruymuş. Yohan olmadığımı mı savunmalıydım acaba? Yoksa nasıl anladığını mı sorgulamalıydım? Yoksa öldürmeli miydim? Hangisinin en iyi sonuç olacağına bir türlü karar veremiyordum. Ben karar veremeden Casca devam etti.

“En başından beri biliyorum senin kim olduğunu. Başına neler geldiğini ve daha fazlasını.”

“Peki neden öldürmedin beni?”

“Çünkü sen bana canlı lazımsın. Anlasana Jose sen herkesten farklısın. Zekan, dayanıklılığın ve diğer şeyler. Herkesten üsttesin sen. Ayrısın. Bütün o yaşadıklarından sadece senin hayatta kalman normal bir olay mı sence? Fakat bilmediğin şey şu ki daha fazlasına sahip olabilirsin. Ancak anladığım kadarıyla sana bırakılan şeyin ne olduğunu bilmiyorsun.”

“Bir dakika kafamı çok karıştırıyorsun. Benim başımdan geçenleri nasıl biliyorsun? Sen de kimsin? Bana bırakılan şey de ne?”

“Sakin ol Yohan. Henüz hiçbir şey duymadın. Annen ile ve amcanla aramızın bozulmasının sebebi bu. Tüm o uydurma kazaların ve ölümlerin sebebi sensin. Aslına bakarsan sen hiç olmadın Yohan. Hiçbir yerde kaydın yok. Jose Adrian adını kullandın ancak o tamamen farklı biri. Seni iki tarafta korumak istedi. Çünkü o kitabı ancak sen anlayabiliyordun. Ve okuduğun şeyler her şeyi değiştiriyordu. Oradan çıkardığın anlamlar bizi yönlendiriyordu. Tıpkı geleceği görmek gibi. Ama sonra annen ve amcan korktular. İnsanlığa zarar vereceğini düşündüler. Ve sonra durum gittikçe kötüleşti. Ben irreligioso’u kullanabileceğimi düşündüm. Çünkü güçlülerdi ve seninle birlikte daha da güçlü olabilirlerdi. Fakat o kitabı hiçbir zaman bulamadım. Şimdi irreligioso’nun başındayım ve birçok yetkiye sahibim. İstersem anında bir ülkede iç savaş çıkartabilirim. İstersem bir ülkenin ekonomisini çökertebilirim. Ama neye yarar ki? İleriyi bilmeden bir şeyler değiştirmenin hiçbir etkisi yok. Güç bu değil güç ne yapabileceklerini bilmek olurdu. Ancak sen gittin onları tercih ettin. Ve şimdi de o adresi bilmem gerekiyor. Daha fazla güç istiyorum ve bunu elde edene kadar durmayacağım.”

Bu benim onun kölesi gibi çalışmam anlamına geliyordu. Ama tüm bu olanları nereden biliyordu. Anlaşılan yakın biriydi. Belki babam belki de başka bir amcam veya farklı bir akraba. Ya da bir dostlarıydı belki de. Şimdi düşünmek istemiyorum. Aslında o sırada aklımdan onu öldürmek de geçiyordu. Her şeyi bitirmek için. Ama daha sonra bu kitap sayesinde onu kullanabileceğimi düşündüm.

“Tamam, tamam. Sana o kitabı bulacağım. Ama nerededir bilemiyorum. Çok fazla evim var. Hangisindedir acaba emin değilim.”

“Yine o kıvrak zekanı kullanıyorsun biliyorum, şimdi de bir şeyler isteyeceksin.”

Gerçekten de haklıydı. Ondan irreligioso’nun bize bulaşmamasını istedim. Ayrıca ben de irreligioso’yu istediğim zaman kullanabilecektim. Her şey istediğim gibi sonuçlanmıştı. Artık onları bitirmiş sayılırdım. Ancak şimdi hem o kitabı bulmak hem de bu adamın kim olduğunu öğrenmek istiyordum. Hem biraz da merkezleri gezmem gerekiyordu. Irreligioso beni çok oyalıyordu. Böyle bir rahatlık en güzeli. Eve dönme vakti.

***

25 Eylül 2004 * Budapeşte

Sonunda tekrar evde olmak güzel. Çoğu zaman olduğu gibi yine Emre karşıladı beni.

“Hoş geldin Üstat. Uzun zamandır uğramıyordun.”

“Evet Emre gezmek kolay iş değil, gittikçe kalabalıklaşıyoruz ve yeni yerler açmak lazım. Burada işler nasıl?”

“Açıkçası burası da yetersiz kalmaya başladı yeni bir yer açmak lazım. Siz yokken biz birkaç yer baktık. Güvenli ve bize uygun duruyorlar. Siz de bakmak ister misiniz?”

“Size güveniyorum Emre. Dediğin gibi burası yetersi olacak artık. Buradakilerin yarısını oraya aktarın. Başında da şimdilik Andrew dursun. Artık daha hızlı eğitmen yetiştirmemiz gerekiyor. Yakında çok daha fazlasına ihtiyacımız olacak. Bir de Lisa geldi mi haberin var mı?”

“Dediklerinizi uygulamaya koyacağız hemen Üstat. Ayrıca Lisa da geldi Üstat ama odadan pek çıkmadı.”

Bakalım neler olacaktı. Lisa beni görünce ne hissedecekti. İçeriye girdim Lisa kitap okurken uyuyakalmıştı. Önce seslendim biraz ve uyanmayınca hafifçe sarstım. Kalkışı çok ani oldu çünkü şok içinde kalmıştı.

“Benim Lisa, Yohan!”

“Ama nasıl olur.. sen..”

Sonra durakladı az kalsın pot kıracaktı. Ama hemen fark edip geri adım attı. Ve hemen sarıldı bana.

“Ben seni seviyorum Muet!”

“Ben de seni seviyorum Lisa, tıpkı beni sevdiğin gibi..”

Cuma, Ağustos 24

*35 - Kaybolmak

16 Eylül 2004 * Münih

“Neden öldürüp kurtulmuyoruz anlamıyorum ki? Gün geçtikçe daha da zorlaşıyor bu iş. Onunla yaşamak o kadar zor ki. Sürekli dikkatli, sürekli yoğun ve hiç bıkmıyor. Amacımızın ne olduğunu çözemiyorum.”

Casca’nın bana aklımda tutmamı söylediği tarih ve yer buydu. Her üç ayda bir ayın on altısında Münihteki merkezde. Burası Roma’dakine göre şehirden uzaktaydı. Ama daha geniş ve güzel bir yerdi. Casca önemli görevlerde bulunan kişilerle burada görüşüyordu. Yaklaşık bir yıldır ben de katılıyorum. Gerçekten çok ilginç bir yer burası. Dünyayı burada kontrol ediyorlar. Devlet yönetimleri, ekonomik durumlar, sömürge sistemleri ve daha birçok şey burada konuşuluyor ve ondan sonra uygulanıyordu. Burada gizli bir arşiv olduğunu da öğrendim. İrreligioso’nun kayıtları duruyordu. Casca bana buranın daha doğrusu irreligioso’nun kayıtlarının yaklaşık 2500 yıl öncesine dayandığını söylemişti. Cesar’ın ölümünden titaniğin batmasına, birinci dünya savaşından 11 eylül saldırısına kadar birçok şeyi kendilerinin yaptığını ve her şeyin kaydının tutulduğunu anlattı. O gün anladım ki eğitim gördüğümüz yerdeki kütüphanede bulunan kitaplar aslında buradaki arşivlerden düzenleme idi. O zamandan bize güç sahibi olduğumuzu alıştırmaya çalışıyorlardı.

Tabi ki arşivdeki her şeyin kopyasını kendime almıştım. Onları Palma de Mallorca’da ki kendime ait bir eve bıraktım. Benden başka kimse bilmiyor orayı. Tamamen bana ait bir yer. Her zaman temkinli olmak hayatımın bir parçası. Bu arşivi eğer bir gün zorda kalırsam kullanmayı düşünüyorum.
En başta yazdığım sözleri de Lisa söyledi. Casca’ya yakınıyordu. Sanırım onun işi buydu, sürekli yakınmak. Ama itiraf etmeliyim beni gerçekten çok iyi kandırdı. Şimdi ise sıra bende idi.

“Ayrıca sen her ne kadar itiraz etsen de ben onun Jose Adrian yani Muet olduğunu düşünüyorum. Hatta çoğu kişi öyle düşünüyor.”

O sırada şoka uğramıştım. Herkes biliyor muydu beni? Buradan kurtuluşum çok zor olurdu. Tek başıma bu kadar eğitimli kişiye karşı gelemezdim. Ancak buna gerek kalmadı Casca kesin bir dille öyle bir şey olmadığını söyledi.

“Kesin şu saçmalığı. Jose Adrian yani şu an aramızda duran Jose Adrian değil Muet’ten bahsediyorum, kesinlikle yaşıyor olamaz. Bunu aklınızdan silin artık. Yoksa bir inanca falan mı kapıldınız? O artık yok, sadece gitti. Hepiniz onun dört yıl önce öldüğünü biliyorsunuz.”

Lisa hala cevap vermeye çalışıyordu.

“Ya kurtulduysa o kazadan. Cesetlerin kimliklerini hiç kimse bilmiyor. O uçaktaki herkesin öldüğünü varsaydık sadece. Çünkü ne kadar umut etsek de hiçbirine ulaşamadık. Hem o Muet ile aramızda olan şeyleri biliyor.”

O uçağa hiç binmemiştim halbuki ve biraz daha uzatırsa beni görmek istediğini söyleyecekti. Bu da benim bitişim demekti ama Casca izin vermedi.

“Yeter artık Sophie. Eğer böyle devam edeceksen seni görevden almak zorundayım. Seni sorgulamak için değil iş yapasın diye gönderiyorum. Hem o ise ve aramızda ise daha iyi. Jose bizim için birçok iş başarıyor. Sen ise sürekli konuşuyorsun Sophie. Sadede gelelim. Artık Yohan’ı daha fazla kullanmanı istiyorum. Onun işlerine daha fazla yardım et. Bazı kiliseler ve dernekler açtığını söyledin. Onların gelişmesine artmasına ve tanıtılmasına destek ol. Biz de sana destek olacağız merak etme. Televizyonda, internette, radyoda herkes seni duyacak ve bu iş popüler hale gelecek. Artık bizi göz önünden çekme vakti geldi. Yohan’ın da bunu istediğini söylediğini hatırlıyorum. O yüzden onu ikna etmen zor olmayacaktır. Ona olan güvenini en üst seviyeye çıkarmalısın. Onun sakladığı şeyi biliyorum ama nerede olduğunu sadece o biliyor. Onu bulduğun gün görevin tamamlanmış olacak. İşte bu yüzden her kımse onu öldürmüyoruz. Bunu anlayabildiniz mi? Ne işkence ne savaş ne de başka bir yöntem Ancak onun güvenini kazanan biri ondan cevap alabilir. Bunu hepimiz biliyoruz.”

Neden bana bir şey yapmadıkları şimdi ortaya çıkmıştı. Evimi arıyorlardı. Ayrıca söyleyebileceğim kişilere de gerçekten çok güvenmeliydim. Ama açıkçası neyi aradıklarını ben de çok merak ediyordum. Neyi sakladığımı Casca bildiği halde ben bilmiyordum. Belki de farkında değilimdir. Gerçekten çok ilginç bir durumun içinde kaldığımı hissediyorum. Bir ara bunu Barış ile konuşmalıyım. Belki bir fikri vardır.

Sophie istemeyerek de olsa durumu kabullendi ve devam edeceğini söyledi. Casca bir de şu çizgi roman için artık yeni şeyler getirmemesinin nedenini sordu.

“Eskiye dair şeyler anlatmıyor artık. Nedenini bilmiyorum belki hatırlamak istemiyordur. Günlüğüne de bir şey yazmıyor. Ya farklı bir günlük tutuyor ya da bir şeylerden şüphelendi ya da gerçekten bıraktı artık. Ama son zamanlarda sürekli yanında taşıdığı defter gibi bir şey var. Ara ara onu okuyor. Bana hiç göstermedi ama bir gün göreceğim söyledi. Zaman zaman ısrar ediyorum okutması için. Çok önemli bir şey herhalde ki sürekli yanında ve kimseye göstermiyor.”

Casca Sophie’ye o deftere yoğunlaşmasını adresin o defterde olabileceğini söyledi.

Daha sonra rutin olarak takip ve uygulama görevleri verildi. Dışarı çıktıktan sonra hemen Barış’a ulaştım ve yakın bir zamanda Münih’ e gelmesini önemli şeyler konuşmamız gerektiğini söyledim. Yarın burada olacağını söyledi ve kaldığım otele doğru yoluma devam ettim.

Aklımda bir yıldır gördüğüm şeyler vardı. Orada tüm dünya yönetiliyor adeta. İnsanlar yönetiliyor. Kimseye seçme hakkı verilmiyor. Ama işlerin değiştiğinin ve zayıfladıklarının farkındalar. Bunun için ben de saklı olan şeyi arıyorlar. Onlardan önce ben bulmalıyım ama neyi aradığımı bilmiyorum. Belki de Harm’ın sakladığı bir şeydir. Güç ile ilgili bir şey olduğuna eminim.

Odama geldiğimde bir şeylerin değiştiğini hissettim. Hemen elimi hançerime attım fakat çok geçti. Üstüme iki kişi atlamıştı ve üçüncü kişi de sinirli bir şekilde yumruk atıyor bir yandan da bağırıyor ve sorular soruyordu.

“Doğru mu bunlar Muet? Senin Yohan olduğun doğru mu? Seni bizden biri sanmıştık. Aramıza aldık her şeyimizi paylaştık! Bizi kullanmak için mi girdin buraya? Çabuk cevaplar istiyorum senden Muet yoksa yemin ederim gebertene kadar döveceğim seni!”

“Neden bahsettiğini anlamıyorum Stone! Yohan değilim ben!”

“Sen onu külahıma anlat! Bir de yalan söylüyorsun! Sophie bana her şeyi anlattı. Seni unutacağını mı sanıyorsun?”

“İstersen Casca’ya sor Stone! Şu an onun yanında özel görevdeyim. Neden inanmıyorsun?”

Yohan gibi davranmamallıydım şu an. Eski bir dosta korkmuşçasına cevap veriyordum. Ama işin gerçeği Casca olmadan buradan kurtulamazdım.

“Onu da bir gün öldüreceğiz merak etme. Yaptığı işleri hiç aklım almıyor. Sanki bizden değil.”

Öldüreceğiz mi? Demek ki Casca’dan da şüphe duyan çok kişi vardı. Beni koruması dışında şüphelendirecek bir olayını görmedim aslında. Demek ki eskiden farklı olan bir şeyler vardı bu sistemde.

“Casca başımız Stone ne diyorsun onun hakkında böyle.”

“Başımız mı? Başımızı öldüren adam o. Kendi hevesleri uğruna tüm sistemi değiştirdi. Sadece Yohan’ın peşinden koşuyoruz ve onda değerli bir şey olduğunu düşünüyoruz. Bir hayalin peşinden koşuyor binlerce insan. Ne uğruna olduğunu hiçbirimiz bilmiyoruz. Eskiden savaştığımız birileri vardı, yönettiğimiz birileri vardı, huzur sağlamaya çalışıyorduk. Şimdi ise güç sağlamaya çalışıyoruz. Yaptıkları tamamen yanlış.”

O sırada Casca içeri girdi ve yanında beş kişiyle gelmişti. Stone ve iki arkadaşını benden uzaklaştırdılar. Stone hepten delirmişti.

“Anlamıyor musunuz efendim! Bu Yohan işte! Onu öldürmemiz gerekiyor. Onun yüzünden bir hayalin peşinde koşuyoruz. Onda güç falan yok. Tamamen yanlış bir şey araştırıyoruz.”

“Öncelikle sana onun Yohan olmadığını söyleyeyim. Kendisi benim gözetimimde çalışıyor. Ayrıca gücün Yohan’da olduğuna eminim. O günleri sizler yaşamadınız. Yaptığım şeylerin yanlış olduğunu düşünüyorsunuz. Eli’ı öldürerek hedefimizden şaştığımızı söylüyorsunuz. Asıl hedefimizden şaşan o idi. Yohan’ın Kutsal Roma imparatoru olduğunu hanginiz biliyor? Onun papadan aldığı desteği biliyor musunuz? Ve en önemlisi de babasının ona bıraktığı miras. Fakat onu şimdilik öğrenmenize gerek yok. Henüz anlayacak düzeydi değilsiniz. Çünkü benim yaşadıklarımı sizler yaşamadınız. Bizden alınan gücü tekrar bize kazandırmak için savaşıyoruz. Sizler ise böyle şüphelerle bizi yavaşlatıyorsunuz.”

Casca’ya olan merakım gün geçtikçe artıyordu. Neler yaşamıştı acaba. Ayrıca her şeyimi biliyordu. Benim Yohan olduğumu bildiğini düşünmeye başlıyordum ama kesin olarak reddediyordu bunu. Barış ile çok acil bir plan yapmam gerekiyordu. Burada işler gittikçe karıştı. Ortadan kaybolmamın zamanı geldi.

Cuma, Haziran 15

*34 - Güzel Haber

13 Kasım 2003 * Roma

Sımsıkı sarıldım ona. İnanması zor ama ağlıyordum. Bunu ona nasıl açıklayacağımı bilemiyordum. Ve ne karar vereceğini de.

"Her zaman güzel haberler almayız değil mi?"

***
18 Temmuz 2010 * Prag

Emre'nin aklına Üstat'ın çantasına koyduğu o sıvı geldi aklına. Bir anlam verememişti en başta ama şimdiyse bu yazıları göstermek içindir diye düşünmüştü. Matyas işe yaradığını söyleyip teşekkür etti Emre'ye.

"Bu arada Joseph ile Hywl nerede?"

"Sadece Prag'ta olmadığımızı biliyorsun değil mi Matyas?"

Matyas'ın tamamen aklından çıkmıştı diğer yerler. Yohan'ın neden ona liderlik vermek istediğini anlamıyordu. Ya da gerçekten vermek istiyor muydu? Neye güveneceğini bilmiyordu Yohan hakkında. Uykusu da kaçmıştı. Biraz daha okumak istedi günlükten.

***
13 Kasım 2003 * Roma

“Alo? Kimsiniz?”

Kelimeler zor çıkıyordu ağzımdan. Nasıl anlatacağımı bilemiyordum.

“Dorotea, acilen konuşmalıyız.”

Telefonu kapattım ve evine doğru gidiyordum. Sabah olmak üzereydi. Bana inanması için dua ediyordum. Ama nasıl inanacaktı ki? Ona her şeyin gerçek olduğunu söyleyecektim.

Kapıyı açtığı gibi sımsıkı sarıldım ona. İnanması zor ama ağlıyordum. Bunu ona nasıl açıklayacağımı bilemiyordum. Ve ne karar vereceğini de.

"Her zaman güzel haberler almayız değil mi?"

"Ne oldu Jose? Neden ağlıyorsun?"

"Bunu nasıl anlatacağımı bilemiyorum Dorotea ama bana inanmanı istiyorum."

"Sana güveniyorum Jose. Her ne kadar garip biri olsan da."

"Bu öyle bir şey değil Dorotea. Benim deli olduğumu düşüneceksin. Ama seni seviyorum. O yüzden şansımı deneyeceğim."

"Söyle artık Jose beni telaşlandırıyorsun."

"Uçaktayken, yani seninle ilk konuştuğumuz zaman. Hatırlıyorsan senin elinde gördüğüm çizgi romandan konu açmıştım."

Nereye varmak istediğimi merak ettiği için hızlandırmaya çalışıyordu.

"Evet, yani?"

"Orada şaşkınlığımdan ötürü konuyu açtım. Çünkü bir çizgi romanım olduğundan haberim yoktu."

"Ne demek yani haberin yoktu? Anlayamadım yoksa çizgi roman falan mı yazdın sen?"

"Hayır yazmak değil, yaşamaktan bahsediyorum."

O sırada gülmeye başladı Dorotea.

"Jose, bu muydu acil dediğin şey. Beni kandırmayı başardın. Tabi ki herkes Yohan Lorm olmak ister. Ben de efsane olmak isterdim."

Bense hala ağlıyordum. Dorotea ciddi olduğumu anlamıştı.

"Ama sen şaka yapmıyorsun sanırım. Gerçekten Yohan Lorm sen misin?"
"Maalesef, evet."

Dorotea inanmakta güçlük çekiyordu.

"Sen.. yani.. nasıl.. o romandakilerin hepsi gerçek mi?"

Hepsinin gerçek olduğunu anlattım. Neler olduğunu, neler yaptığımızı oralarda olmayan ayrıntıları. Bana inanması için her şeyi deneyecektim.

"Ben.. gerçekten şoktayım Jose.. ya da Yohan.. her neyse. Sen sen nasıl böyle yaşayabiliyorsun? Senin birini öldürmeyi bırak yaralayacağın bile aklıma gelmezdi. Şimdi ise bir ölüm makinesi olduğunu öğreniyorum. Jose ciddi misin bu konuda? Gerçekten şizofren falan olduğunu düşünmeye başladım."

Odada dolanıp duruyordu ve sesi titremeye başlamıştı. Ona esas gelme sebebimi söyledim.

"Dorotea, başladığım işi bitirmem gerekiyor. Ama ondan sonra senle olmak istiyorum. O yüzden buraya geldim. İşler daha da ilerliyor ve eğer burada kalırsan seni tehlikeye atmış olurum. Seni güvenli bir yere götürmek istiyorum. Ve tüm bu işi bitirene kadar orada güvende kalmanı sağlayacağım. Lütfen bana güven Dorotea."

Dorotea da ağlıyordu. Öğrendiklerinden sonra şoktaydı. Yüzüme bakmadan konuşuyordu.

"Düşünmem lazım Jose. Şimdi çıkmanı istiyorum polisleri aramadan önce."

"Seni tekrar arayacağım Dorotea. Seni seviyorum."

"Git artık Jose. Fikrimi değiştirmeden git."

Dışarı çıktım ve akşama kadar ne yapacağımı bilemeden dolandım. Ve kafamda bir ton soru vardı. "Yine hata mı yapıyordum. Beni sürekli tanıyan biri daha olacaktı. Ya birilerine haber verirse. Ama ona kimse inanmazdı. Tıpkı onun da bana inanmadığı gibi. Belki de inandı. Bilmiyorum. Sadece kabul etmesini istiyorum."

Beni Lisa'dan ayırdıkları gün geldi aklıma.

***
27 Haziran 1992 * Amsterdam
Henüz 17 yaşında idim ve buradan ayrılmama üç sene kalmıştı. Daha doğrusu ben öyle düşünüyordum. Eğer bir sorun çıkarmazsam üç yıl sonra eğitimimi tamamlayacaktım. Ama bir sorun çıkmıştı: Lisa.

Zaman zaman buluşmamız ve birbirimize yakın tavırlarımız dikkat çekmiş olacak ki hocalarımızdan Boakye beni odasına götürdü ve yanındaki iri yarı iki adama beni tutmalarını söyledi. Sonra da odasında bulunan televizyonu açtı. Gördüklerimden sonra adeta sinir küpü olmuştum. Deli gibi çırpınıyor ama hiçbir şey yapamıyordum. Sonra hocamız kalkıp yanıma geldi ve karnıma sağlam bir yumruk attı.

"Umarım dersini almışsındır Muet! Bunları ileride zor durumda kalmaman için yapıyoruz. Olay daha ileri gitmeden bitmeli."

Dersimi almıştım hem de fazlasıyla. O günden sonra Lisa'yı hiç görmedim. Öldüğünü bile düşünmüştüm. Gerçekten dövüyorlardı, o beden nasıl dayanabilirdi ki? Ama orada aşkım bitmemişti. Aksine daha da artmıştı. Fakat acı da artmıştı.

***
13 Kasım 2003 * Roma

Ben geçmişe dalmışken vaktin bu kadar hızlı geçeceğini düşünmemiştim. Akşam olmuştu ve Dorotea'yı aramam gerek dedim. Yine bir ankesörlü telefondan aradım ve benim aradığımı bildiğine emindim. Telefonun açılmasıyla birlikte içime umut doğmuştu.

"Dorotea, benimle misin?"

"Her zaman güzel haberler almayız değil mi, Jose?"

Kelimeler boğazımda düğümlenmeye başlamıştı.

"Yani, kabul etmiyorsun.."

O da ağlamaya başlamıştı.

"Üzgünüm Jose. Hayatımı öyle devam ettiremem. Sana aşığım seni seviyorum ama bu bu çok garip."

"Yine de her sene senden cevap bekliyor olacağım. Telefonunun altına bir kağıt bıraktım. Her şey orada yazıyor. Seni seviyorum Dorotea, daima."

Sesi iyice kısık geliyordu.

"Güle güle Yohan."

Bunu daha önce de duymuştum. "Güle güle Yohan.." Telefonu kapattım. Gözlerim dolmuştu patlayacaklarını hissediyordum ama tek bir gözyaşı bile yoktu. Bir damla bile. Neye dönüşüyordum?

Çarşamba, Haziran 6

*33 - Boş Bir Defter ve Bitkinlik..

18 Temmuz 2010 * Prag

Matyas sabaha doğru okumayı bıraktı. Uykusu geldiğinden değil artık dayanamadığını hissetti. Yohan onun üvey ailesini öldürmüştü. Kendisini onlar düşmanlardı nasıl olsa diye teselli etse de. Peki gerçek ailesi kimdi? Matyas niye onun hafızasını silmişti. Lisa'nın casus olduğunu bilen başka kim vardı acaba? Nasıl böyle bir oyun oynayabilmişlerdi? Gözleri kızarmıştı ve yorgun bir hali vardı. Dışarı çıktı. Hem biraz hava almak hem de biraz kafa dinlemek için. Kendince güzel manzaralı olan bir buldu ve oturdu. Henüz güneş doğmak üzereydi ve Prag'ı tepeden seyretmek güzeldi. Bir anda sırtında sivri bir şey hissetti.

"Sonun böyle mi olacaktı?"

Matyas bir anda irkildi ama hareket edemiyordu. Kısa bir sessizlikten sonra.

"Daha dikkatli olmalısın Matyas!"

Sırtından hançer çekilip yanına oturan kişiyi görünce rahatlamıştı.

"Sen miydin Andrew. Ödümü kopardın. Dalıp gitmişim. Senin ne işin var bu saatte dışarıda?"

"Dikkatli olmalısın Matyas. Ne zaman olacağı belli olmaz. Gerçi Üstat her şeyi halletiğini söylüyor ama tetikte olmak lazım. Sabah buralarda dolaşmayı seviyorum. Huzur verici. Peki ya sen?"

Yohan ayrıldığından beri kimse onunla ilgili konuşmaya yanaşmıyordu. Sadece düzeni devam ettiriyorlardı. Ama Matyas o kadar şeyi okuduktan sonra içini dökmek istiyordu.

"Üstat'ın günlüğünü okuyorum Andrew. Yani nasıl desem? O çok garip biri ve bizim gördüğümüzün çok dışında. Orada yazan şeyler için kelime bulamıyorum."

Andrew de şaşkın bir şekilde araya girdi.

"Yoksa sen bitirdin mi günlüğü? Biliyorsun bu konuda kimse konuşmaya yanaşmıyor. Ama orada çok önemli şeyler yazılmış olabileceğini hepimiz tahmin ediyoruz."

"Hayır henüz bitirmedim ama nasıl bitireceğimi bilmiyorum. Bazen Üstat hakkında çok kötü düşüncelere kapılıyorum. O'nun bizden gizli yaşadığı hayat ve yaptığı şeyler. Lisa bizi öldürebilirmiş. Onun casus olduğunu ne zaman öğrendiğini biliyor musun?"

"Bilmem çok uzak bir tarih olmasa gerek."

Matyas ayağa kalkmış ve heyecanlı bir şekilde bağırıyordu.

"Yedi sene önce! İnanabiliyor musun? Yedi sene önce. Ve hiçbirimiz bunu bilmiyorduk. Hatta bir ara herkes birbirinden şüphelendi. Neden söylemediğini anlamıyorum? Hiçbirimizin aklına da onun olabileceği gelmedi."

Andrew şok içindeydi ama Matyas'ı durdurmak istiyordu.

"Tamam Matyas! Sakin ol! Bence o kitabi bitirip karar vermelisin. Hem okuduktan sonra hepimiz düşünürüz zaten."

Matyas O'na haklılık payı vermişti. Ama hala kendisiyle ilgili durumu söyleyip söylememekte kararsızdı. Biraz düşününce bundan vazgeçti. Nasıl olsa öğreneceklerdi.

Andrew ile merkeze döndüler. Kahvaltı için hazırlıklar başlamıştı. Bazı öğrencilerin Üstat hakkında konuştuklarını duyuyorlardı. Onlara yakında geleceğini söylemişlerdi. Halbuki kendileri de aynı merak içindelerdi. Tek fark onlar bunu konuşmuyorlardı.

"Tamam, belki buraya geleli çok olmadı ama en azından bir uğramasını beklerdım."

"Gelmediyse ne olmuş ki? Kim bilir ne kadar işi var? Zorunlu olmasaydı yapmayacağını biliyorum ben. Bugüne kadar kim gördü ki onun yanlış bir şey yaptığını ya da yanlış bir şey öğrettiğini."

"Bence abartıyorsun o da bir insan sonuçta."

"Abartmıyorum herhalde. Tabi ki yanlışı vardır. Demek istediğim bize her zaman değer verdiği ve doğru şeyler öğretmeye çalışmasıydı. Hatta doğru şeyler öğretmekten çok doğruyu bulmamızı sağlardı. Hiç gelmeyecek olsa bile şu an bir eksiklik fark ediyor musun? O hocalarımıza her şeyi aktarmış bence."

Matyas ve Andrew de istemeden kulak kesilmişlerdi. Andrew konuşmaya başladı tedirgin bir şekilde.

"Sanırım herkesin kafasında bunlar var."

Her ne kadar her şey yolunda devam etse de danışabilecekleri biri artık yoktu. Hepsi en azından başlarında birinin bulunması için Emre'nin geçmesini istediler ama o da henüz hem kendisinin hem de öğrencilerin hazır olmadığını ve Üstat'a saygısızlık etmek istemediğini söyledi. Öğrenciler arasında fikir ayrılıkları olacağını ve kargaşa çıkabileceğini savunmuştu. Diğerleri de ona hak verdiler doğal olarak. Hepsi merak ediyordu bu işin nereye kadar süreceğini. Dayanabilecekler miydi? Başlarına bir sorun gelirse ne olacaktı? Hepsi ara sıra düşünüyorlardı böyle soruları. Ama hiçbirinin cevabı yoktu. Üstat'ın geri dönmesini umuyorlardı.

Kahvaltı ve sabah derslerinin ardından sıra Matyas'ın dövüş eğitimine gelmişti. Yaklaşık yirmi kişi vardı karşısında. Bu ekip katılalı çok da uzun zaman olmamıştı. Ve onlar için ilk eğitimler sayılırdı.

"Kendini çok iyi dövüşçü olarak iddia edebilecek var mı!"

Matyas yine şovunu yapmak istiyordu.

"Sizlere diyorum! Hiç dövüşçü yok mu aranızda!"

13-14 yaşlarında bir çocuk elini kaldırdı.

"Öne çık evlat! Ne kadar iyi olduğunu görelim bakalım!"

Herkes şaşkınlık içindeydi. Gerçekten dövüşecek miydi hocaları çocuklar merak ediyorlardı.

"Demek sen iyi bir dövüşçüsün Polo! Şimdi gördüğün gibi elimde ufak bir top var. Bu topu belinin hizasından yere bırakacağım. Ve yerde sekip tekrar yükselecek ve tekrar yere düşecek. İkinci kez yere düşene kadar ayağınla topun etrafında tam altı tur atmanı istiyorum."

Herkes garip garip bakıyordu. Polo ise kendisini sormakta mecbur hissetti.

"Üstat bunun iyi dövüşmekle ne alakası var?"

"Sen sadece dediğimi yap. Zamanla anlarsınız ne alakası olduğunu."

Polo defalarca denemesine rağmen başaramamıştı. İki bacağı da çok yorulmuştu.

"Üstat bu imkansız!"

"Geç yerine Polo! Demek bunun imkansız olduğunu ve dövüşle alakalı olmadığını düşünüyorsunuz! Unutmayın ki her zaman bire bir dövüşmeyeceksiniz. Hız sizin silahınız olmak zorunda. İşte ancak böyle tek başınıza birçok kişiye karşı savaşırsınız. Ve size göstereyim nasıl imkansız olduğunu!"

Matyas topu yere attı ve üçüncü kez ayağını topun etrafında döndürdüğü sırada öğrenciler şaşkınlıkla izliyorlardı. Gerçekten hızını takip etmek çok zordu. Fakat Matyas aniden yere düştü. Öğrenciler etrafına toplanmıştı.

"Üstat! Üstat! İyi misiniz?"

"Biri diğerlerine haber versin çabuk!"

Matyas sesleri duyuyordu ama tepki veremiyordu. Emre ile Andrew onu yatağına yatırdılar. Emre hem kızgındı hem de üzgün.

"Biraz dikkat et kendine Matyas. Bu günlük seni esir aldı resmen. Dinlen biraz ve acilen kendine gel."

Emre haklı diye düşündü Matyas. Teşekkür etti ve uyumaya çalıştı. Sonra biraz daha okumak istediğini fark etti. Günlüğü eline aldı kaldığı yeri açtı. Bir sayfa daha çevirdi. Bir anda bağırmaya başladı.

"Emre! Andrew!"

Emre ile Andrew bir şey olduğunu düşünerek hemen geri döndüler Matyas'ın odasına.

"Noldu Matyas?"

Matyas önce bir yutkundu kalbi çok daha hızlı atmaya başlamıştı.

"Burada hiçbir şey yazmıyor."
"Nasıl hiçbir şey yok? Ne demek istiyorsun?"

"Üstat'ın günlüğü işte. Aniden bitiyor. Defalarca baktım hiçbir şey yazmamış buradan sonra."

Hepsi birbirine bakıyordu, şaşkın ve bitkinlerdi.

Çarşamba, Mayıs 30

*32 - Rahatsızlık

30 Ekim 2003 * Budapeşte

Merkeze geldiğimizde yine Emre karşılamıştı bizi.

“Bir gün de başkasını göreyim karşımda. Bekleyemediler herhalde tembeller, yattılar hemen.”

“Öyle deme üstat yoruldular onlar da. Sensiz ne yapacağımızı pek bilemiyoruz açıkçası. Biraz zor oluyor eğitimler.”

“Tamam tamam savunma onları bana. Yarın eğitim nasıl olurmuş göstereceğim onlara.”

Sonra Emre çocuğu fark etti. Barış taşıyordu çocuğu, hala baygındı. Emre de şaşırmıştı.

“Üstat bu nedir? Nereden çıktı bu çocuk?”

“Bir karışıklık oldu Emre ama sorunsuz atlattık diyebiliriz. Bu çocuk da artık eğitim alacak burada. İlk birkaç gün çoğunlukla ben ilgilenirim. Adı da Matyas.”

“Sen bilirsin Üstat.”

Barış’a etrafı gezdirdim. İşlerin nasıl yürüdüğünü anlattım. Sonra ana salona geldik.

“Teknolojiyle gerçekten aran yokmuş Yohan. Gerçekten şaşkınım.”

“Onlar her şartta çözüm bulabilmeli. Onlara güçlü olmayı değil. Gücü nasıl kullanacaklarını öğretmeye çalışıyorum.”

Güç, irreligioso’nun tek başına sahip olmak istediği bir şeydi. Bense onlardan onu almak istiyordum. Kullanmak için değil, herkese eşit şans tanımak için.

Kafamdaki plan gün geçtikçe karmaşık bir hal alıyordu. Şimdi de Matyas eklenmişti. Bir süre onunla ilgilenmeliyim. Hem burada kalıp planlarım üzerinde de yoğunlaşmış olurum ayrıca eğitimleri de takip ederim.

Barış gittikten sonra yatağıma uzandım. Lisa yanına geldiğimde uyanmıştı. Elimde günlüğümü gördü.

“Ne var orada benden bile gizlediğin çok merak ediyorum Muet.”
“Bir gün öğreneceksin Lisa, burada yazanlar herkesin hayatını değiştirebilir. Zamanı geldiğinde zaten sana bırakacağım bunu. Şimdi uyuyalım hadi tekrar. Güneşin doğmasına az kaldı. Birkaç saat de olsa uyumak iyi gelir.”

***

Sabah erkenden herkes ayaktaydı. Ve kahvaltıya oturulmuştu. Matyas’ı ise yanıma almıştım. Açıkçası ne konuşacağımı da bilmiyordum.

“Her şey düzelecek Matyas. Burada olduğuna pişman olmayacaksın.”

Korkmuş ve boş gözlerle bakıyordu. Hiçbir şey hatırlamadığı belliydi. Ama yapmak zorundaydım. Öldürmek daha mı iyi olurdu diye düşünceler de geçiyor aklımdan. Ama artık çoktan kararımı vermiş ve hafızasını silmiştim.

“Matyas mı benim adım? Şu an neredeyim? Korkuyorum!”

“Evet, adın Matyas. Korkmana gerek yok burada herkes sana yardımcı olacak. Burası bir eğitim merkezi. Bir nevi kahraman yetiştiriyoruz. Sen de onlardan biri olmak ister misin? İleride tüm bunların sahibi olmak istersin değil mi? Birazdan sana buraları gezdireceğim. Ve bir süre seninle ben ilgileneceğim.”

“Gerçekten korkuyorum, hiçbir şey anlamış değilim.”

“Merak etme, zamanla alışırsın. Korkulacak bir yer değil burası. Korkutacak bir yer.”

Etrafı gezdirdikten sonra, sıra tanıştırmaya gelmişti. Herkesi eğitim alanında toplamıştım.

“Evet, gençler! Aranıza yeni biri katılıyor. Henüz 13 yaşında ama yüreğiyle bizden biri. Onun alışma sürecini hızlı atlatması için en çok sizlere ihtiyacı olacak. Çünkü vaktinin çoğunu sizlerle beraber harcayacak. Diğer ders saatinize kadar serbestsiniz.”

Sonra Emre, Andrew, Hywl ve Joseph’i çağırdım yanıma. Matyas’ı tek tek hepsiyle tanıştırdım. Yeniden doğmuştu burada. Artık her şeyi bizdik.

13 Kasım 2003 * Roma

“Kim yaptı bunları? Kim? Budapeşte’deki en büyük para kaynaklarımız ölmüş. Ve çocuk da yok ortada. Yine mi Yohan yapmış ya da suikastçılar mı? Kesin onlardan biri ama hangisi. Eskiden kimle uğraştığımızı bilirdik.”

Ta Budapeşte’deki olayın Casca’yı ilgilendirmesi ilginçti. Demek ki o normalden daha üst bir rütbeye sahipti. Artık biraz daha ilerlemek lazımdı planımda. O sırada biri konuşmaya başladı.

“Efendim hiçbir şekilde iz bırakmamışlar. Biz de onlardan biri olduğunu tahmin ediyoruz. Ama kesin bir bilgiye ulaşamadık.”

“Anladık anladık. Hiçbir şeyden haberiniz yok zaten. Yohan da ortalıktan kayboldu zaten. İki gün sonra karşımıza çıkmasından korkuyorum. Onu bulmakla da ilgilenin. Hiç önemli bir gelişme kaydeden yok mu?”

Kimseden çıt çıkmıyordu. İşte tam sırası dedim.

“Benim var efendim! Ama çok önemli olduğunu düşündüğüm için baş başa kalırsak söyleyebilirim ancak.”

“Maalesef bu mümkün değil en azından yanımda yardımcım bulunacaktır.”

O sırada kafamdan Casca’yı öldürmek geçmiyor değildi. Fakat bu cümlesiyle öldürmemek daha mantıklı geldi. Onunla yukarılara gitmek çok daha kolay olurdu. Sonra burayı suikastçılar çok rahat bir şekilde hallederdi.

“Sorun değil ancak daha fazla kişi olmazsa sevinirim. Gerçekten değerli şeyler sunacağım size.”

Casca’nın emriyle herkes dışarı çıkmıştı.

“Öncelikle Budapeşte’deki olayın sizi bu kadar ilgilendirmesi beni şaşırttı. Oralarla ilgilendiğinize göre düşündüğümden daha üst bir rütbede olduğunuza inandım ve bu yüzden bilgiyi sizinle birebir paylaşmak istedim. Size suikastçılardan iki fedai getirdim. Eminim birçok şeyi açığa çıkaracaklardır.”

“Bu gerçekten güzel bir haber. Peki bunu yapan kimdir acaba?”

“Adım Jose Adrian efendim.”

“Demek geri döndün Muet! Zaten bunu senden başkasının yapması beklenemezdi. Onların arasına mı sızdın? Yoksa onları takip mi ettin?”

“Onların arasındayım diyebilirim efendim ama tabi bir fedainin bileceği kadar bilgi bilmem zor. Onlar her şeyin içindeler. Ben de girebildiğim kadar derine gireceğim.”

“Çok güzel Adrian, yaptıkların karşılıksız kalmayacaktır.”

“Efendim bu işte daha üstlerde yer almak istiyorum. Siz de bilirsiniz ki bunu rahatlıkla yapabilirim. Ve gerçekten çok istiyorum. Benim için en güzel hediye bu olacaktır.”

“Bu bizim için de daha iyi Muet. Senin gibi istekli kişiler gün geçtikçe azalıyor. Sana vereceğim adresi ve tarihi aklında iyi tut.”

Tabi ki unutmayacaktım bunları. Ben de ona bu fedaileri bulacağı yerin adresini verdim ve oradan ayrıldım.

Artık işler değişiyordu ve içimi rahatsız eden şeyler vardı. Geç saatte de olsa acilen görüşme isteği vardı içimde en yakın ankesörlü telefondan numarayı tuşladım. Yeni uyandığı belli olan, boğuk bir ses karşıladı beni telefonda.

“Alo? Kimsiniz?”

Kelimeler zor çıkıyordu ağzımdan. Nasıl anlatacağımı bilemiyordum.

“Dorotea, acilen konuşmalıyız.”